Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Ahlak, Değer ve Şiddet

19.07.2012

İnsanın varlığını koruma amacıyla sergilediği şiddet ile bir başkasının varlığına kast ettiğinde gösterdiği şiddet arasındaki temel farkın sahip olunan niyet, kullanılan enstrümanlar ve amaç arasında ontolojik bir akrabalığın var olduğunu ve bu ayrımın yapılmasının da kolay olmadığını bir önceki yazıda değinmiştim.

Bir tabip ile bir caninin gerçekleştireceği aynı eylem, hem düşünsel olarak hem hukuki olarak hem de etkilenen kişi açısından çok derin bir ayrıma tabi tuttuğumuzu söyleyebilir. Neden? Çünkü her birisine yüklediğimiz değerler farklıdır. Keza her birisinin içerdiği anlamlar da farklıdır.

O halde şiddeti tanımlayabilmemize giden yol aynı zamanda değer alanı ile de kesişmektedir. Şiddetin bilgisinin varlığı değil, onun amacının dışında kullanılması sorunludur ve bu durumu kontrol edecek olan biricik referans ise kuşkusuz değerlerdir. Sahip olduğumuz irade ve bu iradenin yönelmiş olduğu vicdandır. Vicdansızlıkla şiddet arasında bir akrabalığın kurulması da bundandır.

Canice veya vahşice eylemlerde bulunanlara vicdansız denilmesi de bundandır. Elbette herkeste bir vicdan var ancak bu vicdan her zaman asıl işlevinin gerektirdiği bir şekilde işlemez. Vicdan, her insanda vardır. Hatta kimi düşünürler bu durumu Tanrının varlığının bir kanıtı olarak da görürler. İnsanlara adil olarak verilmiştir. Vicdansız bir insani durum söz konusu değildir. Vicdan da vardır şiddet de. İrade de vardır ahlak da.

Tüm bunlar arasında koordinasyonu kuran değer ise bizim kazanımızdır. Ve biz tam da bu noktada bir sorumluluk sahibiyiz. Eğer bir değer bağlamından yoksun bir bilgi kuramına sahip isek o zaman var olan bu meziyetlerimizi kişisel kaprislerimizin aleti haline dönüştürebiliriz.

Ve bugünün asıl sorunu da budur: modern bilgi, bilimsel bilgiyi diğer bilgi türlerinden (nahiv hayat bilgisi, dini bilgi, sanatsal bilgi, felsefi bilgi, ideolojik Bilgi gibi) farklı ve üstün bir konuma oturturken aslında sahip olduğumuz tüm bu yüklenimleri paranteze almamızı da ister.

Değer bağımsız önermeler üzerinden oluşturulan yeni bilgi yöntemi, insanı soyut bir varlık olarak görür. Diğer canlılarla arasında bir derece farkı olduğunu kabul eder. Oysa insanla diğer canlılar arasındaki fark, bir derece farkı değildir. Bir mahiyet farkıdır. Söz gelimi niyet sahibi olmak başlı başına bir değerdir. Ve unutmamak gerekir ki değerler, bireysel bilinçlerden bağımsız olarak vardırlar.

Etik ile değer arasındaki ilişki tam da bu noktada netleşmeye başlar. Verili olan meziyetlerimizin toplamının oluşturduğu yapı bizi diğer canlılardan farklı kılmaktadır. Söz gelimi toplum içinde başkalarıyla bir arada yaşamayı deneyimleme sürecinde edindiğimiz tecrübeler bize bir değer kazandırır. Bir başkasının da bizim gibi bir hayalinin olduğu ve kazanımlarının kutsal olduğu da bir değer katar.

Ancak değer bağımsız önermeler üzerinden oluşturulan bir dünyada ahlak, doğal olarak her zaman zan altında olacaktır. Çünkü varlığı olduğu gibi değil, gördüğümüz veya algıladığımız hali ile mutlaklaştırmaktadır.

Zihinlerde bu sorunlarla ilgili bir parametrenin olmaması durumunda şiddetin farklı bir dürtünün dışa vurumu olduğu da görülür ve bizi asıl ilgilendirmesi gereken de budur. Şiddetin varlığının kişisel nedenleri ile toplumsal nedenleri arasında oluşan kargaşa esasında konuyu derinlikli bir biçimde irdelemeyi de güçleştirmektedir. Çünkü hiçbir şey yerinde durmamaktadır. Ve izinsiz bir biçimde oyuna dalan bileşenlerin ne olduğunu da okumakta hayli zorlanmaktayız. Kendimizi korumamız için var olan bir dürtü zamanla bir canilik duygusuna dönüşebilmektedir.

Ve bütün bu karmaşayı çözecek olan ise adalettir. Yani her şeyin yerli yerinde olmasıdır.