Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Aney Vêrde’ye Taziyede Bulunmak

29.04.2014

Başbakan’ın 1915 yılında meydana gelen “gayri insani” durumdan dolayı hayatını kaybeden Ermeni akrabalarımıza taziyede bulunması ulusalcılığın bittiğinin ilanı olarak da okunabilir. Zaten çoğulcu bir sosyolojik yapıya sahip olan bu ülkede ulusalcılık projesi son derece katı bir toplumsal refleksle karşılaşmış ve bu coğrafyada eziyetten başka bir şey üretebilmiş değildir.

Ulusalcılığın en orijinal ve görünür projesi Halk Partisidir ki o da bugünlerde içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için kafasını hangi taşa vuracağını bilemeyecek kadar şuurunu kaybetmiş durumdadır.

Esasında ulusalcılığın siyasi bir projeye dönüşümü belli bir etnik yapının bir araya gelerek oluşturdukları kolektif bilinçle doğrudan ilişkili bir konudur. Tek tek bireylerden bağımsız, insan üstü bir ima içerdiğinden dolayı da her zaman işin içine faşizan eğilimler dahil olmuştur. Her ulus devlet aynı zamanda faşisttir. Her faşist aynı zamanda ırkçıdır.

Bütün bunlara ilaveten bizim ülkedeki ulusalcılık projesi bütün dünyada var olandan çok daha farklıdır. Özetle, dünyada belli etnik gruplar bir araya gelerek bir ulus devlet kurmuşlar ama biz de durum tam tersidir. Önce bir ulus oluşturmak istenmiş sonra da bu ulusa uygun bir kolektif bilinç inşa edilmeye çalışılmıştır. 

Var olmayan bir kolektif bilincin üzerinde de bir siyaset projesi eklenmiştir. Kelimenin tam anlamıyla bir ucube yaratılmıştır. “Saf kan Türkler”in bir araya gelerek oluşturdukları bir kolektif bilinç var “mış” gibi sistem oluşturulmuş ancak daha sonra beklenen eşleşme gerçekleşmemiştir. Bu eşleşmenin sağlanması için de ilginç yollara ve yöntemlere başvurulmuştur. 

Muhayyel “bir ulus yaratma” projesi, doksan yıl sonra o sistemin içinden çıkan imalat hatası olarak görülen aktörlerin oluşturduğu kolektif (!) bilinç ile bertaraf edildi. 

Bu coğrafyanın en kadim halklarının kendi aralarında kurdukları birliktelik  maceraperestlerin emellerine kurban edildi. İnsanlar, özde dini, etnik ya da ideolojik bir ayrım olmadan çok büyük acılar yaşadılar. Savaşlar, göçler, yasaklar, faili meçhuller vs gibi pek çok dramatik olay yaşandı bu coğrafyada. Unutulması mümkün olmayan ıstıraplardan dersler çıkarıp yenilerinin yaşanmaması için geçmişle yüzleşmekten kaçınmamak gerekir. 

Düşünün ölen ya da öldürülen insanların yakınları, onların yasını bile tutamadılar. Yası tutulamamış ölüler insanların hayatından hiç çıkmadılar. Aileler hep o ölüleri ile birlikte yaşadılar. Şimdi artık onların yasını tutma zamanı geldi. Acıları yarıştırmak değil asıl mesele, aksine kimin nasıl bir acı yaşadığını anlamaktır. Bırakalım Ermeniler ölülerine ağlasınlar ki bilelim o kayıpların hayatlarında ki yerini. 

Benim büyük dedemin iki tane Ermeni “beslemesi” varmış. Ben birisini gördüm; Vêrde’yi, bizim ifademizle “Aney Vêrde” yani Verde Ana. Kadının dilinde dua elinde tespih. Obsesifik derecesinde düzen ve temizlik düşkünü bir ana, kadın. Hep kendini gizlerdi ama ağzını açtığı anda aksanı hemen kendisini ele verirdi. Babam onun kucağında büyüdüğü için bizim üzerimize ayrı bir titrerdi. Kendi torunlarından farklı görmezdi. Annemle babam birlikte bir yerlere gittikleri zaman o bize bakardı. Kendisinden ilginç hikayeler dinlerdik. Ama hep endişeli ve titrek bir ses tonuyla hayatını anlatırdı bize.

Hep acıklı hikayeler anlatırdı. Gizli gizli ağlardı. Abisini, kız kardeşini, annesini, babasını defalarca anlatırdı. Bir gün kendisine yüreğinde hiç dinmeyen acının, ya da en büyük ıstırabının ne olduğunu sormuştum?  (Daha önce de yazdığım yazıdaki bölümü tekrar hatırlatayım.)

Ömür boyu hasretle ve özlemle aradığı abisi Nişan’a benzeyen birisine on-onbeş yıl boyunca “sen Nişan mısın” diye korkudan ve utançtan soru soramamış olmasıdır. Hem kimliğinin açığa çıkma korkusu hem de dul bir kadın titizliğine olan düşkünlüğü onu içine kapatmıştır.

“Biz Nizip’e taşındığımızda evimizin önünden her gün Nişan’ıma (abisine) benzeyen bir adam gelip geçerdi. Ama ona çok çok benziyordu. Her gün cesaretimi toplayıp yoluna çıkmak ve sormak istedim. Siz kimsiniz? Siz Nişan mısınız? Siz benim can ciğerim abim misiniz demek istedim ama başaramadım. Hem korktum hem de utandım. Korktum çünkü aslen Ermeni olduğumu kimseler bilsin istemedim. Bana ya da çocuklarıma hatta beni büyüten aileye bir zarar gelebilir diye sustum. Utandım çünkü adam yanlış anlayabilirdi. Ben dul bir kadındım. Zihnimde hep bu soruyu nasıl sorabileceğimi kurguladım. Sonra bir gün duydum ki adam ölmüş. Dahası öğrendim ki o da benim gibi beslemeymiş, yani o da kılıç artığıymış, bir kez daha yıkıldım, günlerce kimseye söylemeden yas tuttum, gizli gizli ağladım, çocuklarımdan ve torunlarımdan sakladım kendimi, o acı her gün içimde büyümektedir ve ben belki de ağabeyimin kokusunu ömrümün sonunda içime çekecektim ama olmadı, ona soramadım ya bu dert beni öldürür” demişti.

Bana bu hikayeyi anlattıktan üç-dört ay sonra Aney Vêrde acısından öldü. O’nun Nişan’ına benzeyen adamın kimliği hakkında hiçbir bilgimiz olmadığı için onun kabrinin yakınına dahi onu defnedemedik.

 Sayın başbakanın ona ilettiği taziyeleri büyük bir memnuniyetle kabul ettiğini görmesem de biliyorum. Çünkü o bizim aileden birisi idi. Müslüman toplumlarla en uyumlu dini bir geleneği tevarüs etmektedirler. Zira onlar bizim akrabalarımız, kardeşlerimiz. Dahası bu coğrafyadaki medeniyetin kurulmasında tahminlerin çok üstünde teknik bir destek sağladıklarını da biliyoruz.