Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Aşiret Çocuğunun yerini Toplu Konut Çocuğu Aldı

25.02.2016

Özellikle Orta Çağ Avrupa’sındaki toplumsal yapının işleyişini özetleyen bir model olarak zikredilir. Tabi bu sistemin ana işleyişini oluşturan efendi-köle (feodal beyi ve onun toprağını işleten köylü) diyalektiğidir.
Bizde de toprak mülkiyeti önemli bir sınıfsal konum sunar. Ancak toprağı işleten köylünün alın teri kurumadan hakkının verilmesini salık veren özel bir emir de vardır.
Bendeniz toprak mülkiyeti sahibi olanlarla onların tarlalarında çalışan köylülerin olduğu bir ortamda büyüdüm. Toprak sahibi olanlarla onların tarlalarında çalışan köylüler arasındaki ayrım derin bir sosyolojik yarığa işaret etmezdi. Aynı iklimin insanlarıydılar ve sadece birisi varlıklı birisi değildi. Ki bu durum (itiraz etme hakkımız olmakla beraber) dünyanın işleyen temel kurallarından birisidir.
Aşiretler esasında büyük bir aile gibidirler. Ve çocuklar bu ailenin içinde büyür, sosyalleşirler. Bundan dolayı da “aşiret çocuğu” ifadesi vardır ve önemli bir sosyal sürece işaret eder.
Toplu Konutlarda sadece ebeveynleri ve eşit düzeydeki ailelerin çocukları ile büyüyenlerin sosyalizasyonlarında görece bir farklılığın olacağı gerçeğini inkar edemeyiz sanırım.
Ben toprak sahibi bir aileden geliyorum ve benim en samimi arkadaşım, kadim dostum toprağı işleten adamın çocuğudur. Biz kırk yıldır arkadaşız. Aramızda nasıl bir sınıfsal fark var doğrusu bilemiyorum. Varsıl olmak bir ikram sahibi olmanın ötesinde hiçbir anlamının olmadığı bir işleyişi bizzat gördüm.
Muhakkak başka türlü bir ilişki geliştiren bireyler ve aileler de vardır. Ancak tekil bir iki örnek üzerinden özgün bir sosyolojik durumu batı toplumlarına özgü tecrübeler gibi kavramsallaştırmak her zaman bir eksiği ve gediği barındıracaktır.
Bundan dolayı da bizim coğrafyamızdaki aşiret sisteminin feodalite kavramı üzerinden açıklanmasına hep itiraz etmişimdir.
Hatta geçen hafta Yeni Şafak gazetesinde bu konuya dair uzun bir yazı da yazmıştım. Özetle bizim sahip olduğumuz sosyoloji, batının tarihsel ve toplumsal dönüşümünün bir iz düşümü olmadığından aynı kavramsal çerçeve ile kendi özgün gerçekliğimizi izah etmenin basit bir kolaycılık olacağını ve aynı zamanda da gerçekçi olmayacağını yazmıştım.
Hala da aynı fikirdeyim. Aşiret yapısı özgün bir sistemdir. Son derece işleyişi belli olan şeffaf bir mekanizmadır. Öğreticidir, dönüştürücüdür. Ve tabi ki bazen de elinizi kolunuzu bağlar. Tutucudur. Kendinizi gerçekleştirmenize bazen izin vermez. Bireyi paranteze alan son derece yüksek bariyerleri olan bir sistemdir.
Bu duruma ilişkin bir “değer” ifadesinde bulunmam gerekirse elbette ki benim kanaatim “pozitiftir” ve iyi olduğu yönündedir.
Daha önceki yazımda da söylemiştim, kendi kişisel konumunu din maskesi ile perdeleyip elde ettiği imkanı aşiret olarak sunan sahtekarları bahse konu etmiyorum. Urfa’da bu tiplerin hayli yaygın olduğunu da biliyorum.
Bir başka kültür değerini referans alarak kendi kültürüme ilişkin bir “kıymet” (iyi veya kötü) ifade etmem benim için akademik bir analiz yapmayı biraz da aşan bir durumdur.
Ben kendi kültürümü önemseyen ve aynı zamanda da seven birisiyim. Eksiği ve gediği vardır ve onu değiştirecek enstrümanlara sahip olduğuma, insan olarak sahip olduğumuza da inanırım.
Sosyoloji, ancak özgün sosyal olguları toplum olarak tanımlar. Birbirinin aynısı olan yapılar, seri üretimler sosyal olgular değildirler. Toplum seri üretilmiş aktörlerden müteşekkil bir olgu da değildir.
Niçin bizler kendi varlık şartımıza karşı çıkıp bir başkasınınkini kendimize alt yapı oluşturalım?
Ben aşiretlerin iyi ve sağlıklı bir sistem olduğunu, ulusalcı Kemalizme, PKK’ya, Modernizme, bireyselleşmeye ve çıkarcılığa karşı direnebilecek önemli bir mevzi olduğuna kalben inanıyorum.
Benim bunu söyleme ve böyle düşünme özgürlüğüm yok mu ey aşiretlerin özgürlükleri boğduğunu söyleyen özgürlükçüler!