Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Ayşe Arman Karşı Mahallede Neyi Arıyor? (Mazhar Bağlı)

30.06.2011

Ayşe Arman, yıllardır ülke gündemini meşgul eden ve bir türlü de çözülemeyen, bir yığın konuyu da kilitleyen şu bir metrelik “bez parçası” sorununu anlamak için geçici olarak başını örtüp (türban takıp) karşı mahalleyi anlamak için yanına bir arkadaşını da alarak vurmuş kendini sokaklara. Hani Dubai’yi falan da görmüş ya, bir Arap ülkesi deneyimi de var, yabancısı değil aslında bu dünyaya. İnsanlara bilmedikleri dünyalardan haberler getirme aşkı ile bu durumu kendi hayatında deneyimleyerek göstermek istemektedir. Bu fedakarlığın ayrıca da takdir edilmesini bekliyor çünkü şimdiye kadar “hep nasıl açılacağız” diye kafa yoran birisi olarak kısa süreliğine de olsa hem de bu yazın ortasında kapanmak, geçici de olsa hizmetçi kadınlarla aynı toplumsal kategoriye inmek ve bütün bu fedakarlıkları da “bu mahallenin o mahalleyi anlaması” için yapmak az iş değildir.

Tabi yazı dizisini okuyunca işin aslının böyle olmadığı hemen anlaşılıyor. Bundan dolayı da Arman’ın zorlandığı asıl durum açılma veya kapanma meselesi değil, karşı mahalledeki zulmü anlatacağını söylediği yazıda karşı mahallenin sahip olduğu önyargıları ve hoşgörüsüzlüğü anlatmak için çırpınması, kıvranması daha zor olmuştur. Karşı mahallenin yaşadığı zulmü ararken o mahallede gördükleri üzerine o yufka yüreği el vermemiş, mecburen yaşadıkları o deneyimleri ve baskıyı anlatmak durumunda kalmış havasını vermek kolay olmamış tabi. Aslında “Nihat Odabaşı’nın fotoğraflardan sonra posta kutuma düşen mesajlardan biriydi: "Soyunmakta ne var, kolaysa örtün güzelim! Örtün de, bu ülkedeki baskıyı, zulmü gör..." mesajından sonra böyle bir tarihi tecrübeyi deneyimlemek istediğini söylemekte ancak siz bunun bir şaka veya manipülasyın olduğunu düşünün. Zaten “o medya” grubunun asıl işinin de bu olduğu malum. Ama bu yazı fazlasıyla bayağı ve sıradan bir şark kurnazlığı içermektedir. Karşı mahallenin kendi mahallesi üzerindeki baskısını gözler önüne sermek ve kendi mahallesinin hoşgörüsünü en “çıplak” hali ile duyarlı toplumumuzla paylaşmak için bundan daha ikna edici bir yolun olamayacağını düşünmüş olmalı ki bu yola başvurmuş ve bu tarihi tecrübenin sonucunda aradığını da bulmuş zaten.

İşe önce kendi mahallesindeki öteki algısı ile başlıyor, Reina dışında her yer ve her şey mükemmel; Nişantaşı Abdi İpekçi, Sonra House Cafe, Beymen Brasserie, derken Louis Vuitton’un önünde saatlerce vitrin dikizlemeye kadar varan bir özgürlükler ve hoşgörüler dünyası. Sembolik değeri olan tüm yerlere giriliyor çıkılıyor ve istendiği gibi hareket ediliyor
bir tek Allahın kulu yan gözle bakmıyor, baskı uygulamıyor. Olaya son noktayı Nişantaşı’nın sembolü olan Beymen Brasserie’nın hoşgörülü garsonu koyuyor. Kendi mahallelerinin bu garsonuna dayanamayıp soruyorlar “çok rahat ettik sağ olun”, garson da “Ne demek!" hamefendi "Eskiden olsa bu muhitte yadırganabilirdiniz ama artık alıştık. Ayrıca bunda yadırganacak ne var, benim ailem de sizin gibi kapalı. Ben ve arkadaşlarım, biz herkese aynı muameleyi yapıyoruz.”, biz size alıştık ama siz bize alışmıyorsunuz bir türlü, böyle devam etmez. Oysa biz kimseyi de ayırmıyoruz, herkesi seviyoruz. Önemli olan insanın kalbinin temiz olması değil midir? Dinimizin de en büyük ilkelerinden birisi budur zaten.

Peki karşı mahalle, karşı mahallede inanılmaz bir hoşgörüsüzlük var, üstelik bunu orda gördükleri ve tanıştıkları türbanlı çıtı pıtı hanımcık bir kız da söylemişti, birileri yüzünüze kezzap atarsa sakın durmayın ha hemen kaçın, koşabilirsiniz değil mi? En azından "Yürürsünüz, Allah’ın izniyle yürürsünüz... Bir arkadaşımızı tokatlayarak sersem ettiler... Siz hiç durmayın, hızlı adımlarla caddeyi baştan başa yürüyün. Bir şey olursa koşabilirsiniz değil mi?" Hayatının ilk korkusunu İstanbul’da her gün binlerce insanın dolaştığı ve gezindiği bir caddeye girerken yaşadığını söyleyen birisinin gözlemleri ve deneyimleri sizin için ne kadar ikna edicidir?

Tam burada yazının mizansenini tamamlayacak eksik kalan bir sahne var. Ya buna fırsatı olmadı ya da fazlasıyla tekrarlanan bir replik olduğu için yaygın etkisinin olmayacağı düşünüldü. Karşı mahallenin garsonu ile de yaşanan bir deneyim aktarılmalıydı ki bir kıyaslama yapılabilsin. Söz gelimi garson hem onlara abla-bacı diye hitap etsin hem de bir saniye bile gözlerini bacaklarından ayırmasın ve bunun üzerine de Arman “işte bunlardaki namus anlayışı budur” deyip tam da hedefini gerçekleştirmiş olsun ve taşı gediğine oturtsun. Bu sahne eksik, bu sahnenin içerdiği ilave bir deneyimi mutlaka okumak istiyorum şahsen. Keza kendi mahallesindeki garson ile karşı mahallenin garsonu arasındaki zarafet, incelik ve derinlik vurgusu da yapılsın. Bu asla ihmal edilmemeli ki her kes toplumdaki yerinin farkına varsın.

Peki gerçekten de sayın Arman’ın mahallesi böyle midir, bu kadar geniş bir tahammül ve hoşgörü sınırları var mıdır? Şimdiye kadar bir başka mahalleye; Ermenilere, Süryanilere, Kürtlere, Rumlara karşı nasıl bir tavır içinde oldular? Peki ya anlamaya çalıştığını söyledikleri başörtülülere? Başörtüsünün kamusal alanda takılmaması gerektiğini söyleyenler, başörtüsü yasağını kaldıran anayasa değişikliğine onay veren meclis kararına “kriz” kararı diyenler, çalıştığı gazetenin temizlik işleri dışında başka hiçbir depertmanında başörtülü birisini çalıştırmayanların mahallesi gerçekten de böyle midir? Başörtülü bir annenin bir üniversite amfisinde çocuğunun mezuniyet törenine katılmasına dahi izin vermeyenler hangi mahallenin çocukları? Değerli dostum Y. Oğur’un da dediği gibi karısının başı “Merve Kavakçı gibi örtülü” diye kapıcılarını apartmana almayanlar hangi mahalledendirler acaba? Başörtüsüne özgürlük bildirisini imzalayan akademisyenleri fişleyenler de o mahallenin çocukları değil miydi? Sahi ikna odalarını kim kurmuştu? Dünya uzaya giderken bizimkiler bir metrelik “bez parçası” ile meşguldürler deyip insanları aşağılayanlar sizin mahallenin şeniği (sakini) değiller mi yoksa? Şimdiye kadar dereceye girmiş kaç başörtülü öğrencinin ödülünü alamadan yetki(siz)n biri tarafından sahneden kovulduğunu biliyor musunuz? Asıl olan biziz, bizim istemediğimiz hiçbir şey olmaz diyenler hangi mahallenin kanatlı melekleriydi? Yüzde doksan beş oy alsalar bile iktidar olamayacaklar diyenler kimin mahallesinin köşe taşlarıydı?

Arman’ın vardığı son nokta şu aslında başı açık olan bizler acayip hoşgörülüyüz, nitekim o mahallede büyüyüp bu mahallede yaşamayı tercih eden meslektaşlarımız da bu durumu belirtmektedirler. Karşı taraf acayip hoşgörüsüzdür. Şu birkaç günlük kısacık tecrübeler de bize gösterdi ki türbanlı olan şu sıkma başlı yaratıklar ve onların mahalleleri inanılmaz bağnazdırlar. Son günlerde ülkede demokrasi ve hukuk adına ciddi adımlar atılmakta düzenlemeler de yapılmaktadır. Hani olması mümkün değil de ama ola ki birilerinin aklına tekrar bu konu da gelebilir, sakın kimse böyle bir işe heves etmesin, bu konuyu şu ya da bu şekilde aklına getirmesin, bunlar kendi aralarında kendi kendilerine bile zülmun her çeşidini uygulamaktadırlar. Sakın zülme uğruyorlarmış gibi bir hisse kapılmayın. Bakın ben bizzat yaşayarak gördüm türban takmanın toplumsal baskılardan önce bizzat kendisi başlı başına bir zulümdür. Dahası bunlardan gelen mahalle baskısı bizi bunaltmakta ama biz yine de hoşgörülü davranma erdeminden vazgeçmemekteyiz. Bakın bizim mahallede başımı örttüm ve hiçbir baskı görmedim ama mini etek giyip İsmail Ağa’ya gittiğim de bir de ne göreyim bu güzelim ülke önce İran olacaktı olmadı sonra Malezya olacaktı o da olmadı sonunda en kötü senaryo gerçekleşmiş, ülke Afganistan olmuş. Zaten hanımefendi bu mahalleyi görüp bize anlatmamış olsaydı biz de bu ülkede neler olup bittiğini bir türlü bilemeyecektik ve bir gece ansızın bu yaratıklar önce bir karabasan gibi rüyalarımıza oradan da hayatımıza girerek güzelim özgürlüklerimizi yok edeceklerdi ve hayatımızı zindana çevireceklerdi.

Dolayısıyla da durumun ne kadar vahim olduğu net olarak anlaşılmalıdır. Eğer gerekli tedbirler alınmaz ve dikkat edilmezse tüm ülke bu yöne doğru gidebilir ve artık hiç başı aşık dolaşan insana rastlamayabilirsiniz.

Binnaz Toprak hocanın şu meşhur mahalle baskısı araştırmasıyla ilgili de bahsetmiştim, mahalle baskısı uygulayarak kendilerini var edenler baskı kurma gücünü ve yeteneklerini kaybedince bu gücü eline alanın da tıpkı onlar gibi envai çeşit entrika peşinde koşacağını zannediyorlar. Çünkü bugüne kadar hiç başka türlü davranmadılar. Daha doğrusu başka türlü bir davranışın mümkün olmadığını bile bilmiyorlar, onlara göre güç ezmektir, baskı kurmaktır. Gerektiğinde darağaçları kurmaktır.

Bu ülke, Arman ve familyasının mahalle baskısından çok çekti. Şimdi baskı uygulayacak enstrümanlar başkalarının eline geçince bu mevzular gündeme gelmeye başladı. Başka türlü davranılması ile ilgili hafızasında bir tecrübesi olmayanlar kafalarını kaldırıp dünyaya bir baksınlar, güçlü olanların gücünü kim kontrol ediyor? Karşı mahalle mi yoksa adil davranma erdemi mi?

Ancak sayın Arman’ın içinde bulunduğu mahallenin gözden kaçırdığı çok önemli iki temel konu var, bunlardan ilki artık dünya hiç bir şekilde olası vehimler üzerinden üretilen tezlere uygun bir pozisyon alacak kadar gözü kapalı değildir. İkincisi de, ki bu daha önemli; sosyoloji, antropoloji ve siyaset gibi disiplinlerin öngördüğü iki boyutlu ölçümlerle toplumsal tepki ve davranış biçimlerini ölçme dönemi kapanmıştır. Ama buna rağmen hala bu tür ölçümlerle toplumu okumak isteyenler de oluyor elbette.

Bu tür ölçümler belli bir sonuca varmak içindir ve nihayetinde de o sonuç bulunur ama kendisini bulunan her sonuca razı olma zorunda hisseden bir kitle yok. Dolayısıyla o mahallenin medyasının sahip olduğu gücün sanal bir durumu eskiden olduğu gibi sahici gibi göstermesi de kolay değil artık. Bu durum sadece “yandaş medyanın” varlığından da kaynaklanmıyor, insanların merak dürtüsü bu konuları zaten eskiden beri sorgulamakta ve her araştırmayı didiklemeye kışkırtmaktadır. Aslında bilim tarihinde bu olayla inanılmaz bir biçimde örtüşen meşhur bir hikaye de vardır, Antropolog Margaret Mead’ın hikayesi:
Mead, Samoa Adaları, Papua Yeni Gine; Avusturalya ve Endonezya gibi bazı coğrafyalarda Antropolojik araştırmalarda bulunmak ve yerliler keşfetmek (!) üzere dünyanın bu vahşi (!) bölgelerine uzun süreli bir bilimsel-araştırma gezisi düzenler.

Buralara giderken kafasında bir yığın soru vardır, bunlar kadın erkek ilişkisi, cinsellik, ergenlik sorunları, çocuk yetiştirme, erkeklik, şiddet, kadınlara özgü roller gibi zor ve kadim sorunlardır. Ama kadın araştırmalarını bitirip ülkesine (Amerika’ya) döndüğü zaman tüm bu soruların cevabını bulduğunu iddia eder. Tabi birçok kişi de işin uzmanı ve bir de gidip doğrudan ilk insan tipi ile görüşüp geldiğine göre söyledikleri doğrudur yanlış olan bizim bildiklerimizdir deyip bu alanda kafasındaki birçok sorunun cevabını söz konusu kadının bu saha çalışmalarında aradı. Zehirli bir kıymık gibi zihinleri kemiren sorulara cevap bulanlar olduğu gibi Mead’ın söylediklerinde bu konulara cevap olacak herhangi bir bilginin olmadığını düşünenler de oldu.

Nitekim böyle düşünenler de düştüler yollara ve Mead’ın çalışmalarında gittiğini söylediği her yere gitmeye ve görüştüğü her yerli ile konuşmaya çalıştılar. Nitekim bunu yaptılar da. Mead’ın bu çalışmalarında üç temel sorunun olduğunu iddia eden karşı tezlerle geri döndüler. İlki Mead’ın hiçbir zaman bu yerlilerin dilini bilmediği ve onları asla anlayamadığı, ikincisi kafasındaki soruların önceden sabit olduğu, ve sonuncusu da aslında yerlilerden istediği cevapları almak için özel soru tarzları oluşturduğuydu. Nitekim bunlarla ilgili belgeler de sundular. Hatta kadının konuştuğunu iddia ettiği yerlilerle de görüşen bu genç bilim insanları, esasında Mead’ın görüştüğü kişilerin söylediklerinden farklı şeyler yazdıklarını da iddia eden delillerle birlikte döndüler.

Özetle, her ne kadar Ayşe Arman Hürriyet Gazetesinin değerli ve duyarlı okuyucuları için büyük bir fedakarlık yaparak herkesin açıldığı bir mevsimde birkaç günlüğüne de olsa kapanarak karşı mahalledeki kadınların toplumsal hayatta karşılaştıkları dışlamaları ve zulmü deneyimlemek için yaptığını söylese de yazının gidişatı ve içerdiği gizli-açık mesajları başka bir konudan bahsetmektedir. Arman söylemek istediğini söylemeye hazır ve bunun için de Mead gibi delil aramaya çıkmış. İnandırıcı olsun diye düşüncelerini meçhul bir yerlinin dilinden topluma ve bize sunma gayretindedir. Zaman zaman moda dünyasında da bilinen yerlilerle de görüşmüş ama asıl mesaj diğerlerinden alınmıştır. Bu eski ve bayağı olan taktikle artık kimseyi kandırabileceğini sanmıyorum.

Ayşe Hanım! siz Dubai de güneşlenirken karşı mahallede toplumun nabzını en ufak sismik kıpırdamalar da bile yüreğinde hissedebilecek bir duyarlılık gelişti. Toplum da bu duyarlılığa cevap verdi. İyisi siz bu tezlerinizi değerli yayın yönetmeninizle boğazda kadeh tokuşturuken birbirinize anlatın, hatta bu esnada o meşhur yapmacık şaşkınlıklarınızı da gizlemeyin, ya öyle mi ne kadar ilginç bir durum, bakın bunu ilk fark eden siz oldunuz gibi cümlelerle de birbirinizi taltif edin. Ne toplumda ne de karşı mahallede buna itibar edecek kimse yok olanlar da sizin mahallenize geçtiler. Hiç boşuna kendinize eziyet edip bu yazın ortasında Haşema falan giymeyin, bu toplum karşı mahalleyi de biliyor bu mahalleyi de bilmedikleri bir şey kalmadı, bu durumu bilmeyen sizsiniz galiba…