Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Babamın Acem Küpesi, Darius'un kindar çocukları

31.08.2012

İslam üzerine kafa yoran ve onu hayatın temel parametresi olarak kabul eden her  mütedeyyin insanın en çok düşündüğü konulardan biri İslam ülkelerinin içinde bulunmuş olduğu parçalanmış haldir. Dahası bu ülkeler ve toplumlar arasında örülmüş yüksek bariyerler, hem bu toplumların birbirileriyle dertleşmelerini engellemekte hem de sahip oldukları potansiyelin bireyler için bir katma değer üretmemesine neden olmaktadır.

İslam dünyası, uzun bir süredir siyaseten ve sosyolojik olarak karşılaştığı Batı karşısında “görece” büyük bir ezilmişlik hissiyatı içindedir. Teknik olarak, ekonomik olarak ve siyasi olarak Batı'ya göre derin krizlerle boğuşmaktadır. Bütün bunların yaşanmasına sebebin, "din ile araya konulan mesafe" olduğunu düşünen insanlar çoğunluktadır.

İster bu ataletin nedeni dinden uzaklaşma olsun, ister dini farklı bir şekilde yorumlama olsun, teknoloji alanındaki çalışmalar, ekonomi alanındaki gelişmeler ve siyasi olarak yaşanan açmazları din ile organik bir ilişki içinde ele almak sosyolojik işleyişin tüm faktörlerini göz ardı etme anlamına gelir.

Bu atmosferde en ufak kıpırdama her bir müslümanı heyecanlandırmıştır. Batı'nın İslam ülkelerine karşı izlediği politikaların ve uyguladığı siyasetin hep bir hesap ile yapıldığı yaygın kanaattir. Asimetrik  ilişkiden elde ettiği kazanımları her zaman ve zeminde güç gösterisine dönüştüren Batı'ya yöneltilmiş cılız bir itiraz bile bu insanların yüreğine su serpmiştir.

Başta Amerika olmak üzere, Batı ülkelerinin buralara karşı takındığı tutum ve politikalar bu coğrafyayı hem fakirleştirmekte hem de zayıflatmaktadır. Bir taraftan sahip oldukları imkanları bir güce tebdil etmektedirler diğer yandan sahip oldukları bu gücü kendi imkanlarının doğal sonucu gibi gösterip karşı tarafı hep aşağılamaktalar. Onların bu tavrına ve tutumuna karşı konulan her duruşun gönüllerdeki yeri çok önemlidir.

İran İslam devrimi de böyle bir atmosferde gerçekleşti.

1980’lerde İslam coğrafyasındaki gelişmelerin heyecanla takip edildiği böyle bir atmosferde devrimin yarattığı heyecan hat safhaya ulaşmıştı. Tam bu zamanlarda, İran’a karşı sahip olduğumuz sempatiyi gören babam ve amcam ısrarla bu sevdadan vazgeçmemizi salık verirlerdi.

Hatta kimi zaman köye gittiğimde amcam, kendi söylediklerine olan güvenimi güçlendirmek için ehli sünnetin en doğru yol olduğunu anlatan kitaplar hediye eder, onları okuyup kendisine özetlememi isterdi. Babamla amcamın o zamanlarda ortaklaşa üzerinde durup kulağımıza küpe olsun istedikleri tez; İran’ın asıl damarından yani “Pers milliyetçiliğinden” asla vazgeçmeyeceği, en kritik anlarda özüne dönecek bir yola gireceğini söylemeleri idi.

Hatta derlerdi ki, Hasan ile Hüseyin arasında dahi etnisite ve milliyetçi refleksler üzerinden bir ayrım yapmaktadırlar, her Aşura günü “ah Hüseyin vah Hüseyin” diye feryat etmelerinin nedeninin Hz. Hüseyin’in eşinin Acem asıllı olmasından olduğunu söylerlerdi.

Tabi tüm bunların katımızda bir karşılığı olmazdı. Biz gençlere göre, bu anlatılanlar gerçekle değil, muhafazakar tedirgin damarla alakalıydı. Babam ve amcam Acemleşmemizden korkuyorlardı.

Fakat 25 yıl sonra, bugün onların çok da yanılmadıklarını öğrenmiş olduk.

Türkiye’nin bu coğrafyadaki sosyolojik değişimlerin daha evrensel standartlarda bir mecrada gelişmesini isteyen politikalarına en fazla çomak sokan baş aktör İran oldu.  İran; Türkiye'ye karşıtlığını PKK’ya verdiği destekle de somutlaştırmış bulunuyor.

PKK’nın Şemdinli baskını sırasında hem lojistik hem de teçhizat desteğin en büyüğünü İran’dan aldığı artık sır değildir. PKK'nın Gaziantep Katliamı sonrasında terörü ve örgütü lanetlemek dururken, "Türkiye bu olaydan ders alsın, bölge politikasını gözden geçirsin" diyen İran tarafını, rengini ve dengini iyice belirlemiş görünmektedir.

Peki niçin?

Niçin'in cevabını zahire bakıp "mezhep taassubu" diye vermek mümkün mü?

İran Şiiliği ile Suriye Nusayriliği ve Türk Aleviliği arasındaki büyük ve derin farklılığı düşünüp zahire aldanmamak gerektiği kanaatindeyim.

Dolayısıyla Türkiye, İran’la mezhep esası üzerinden yaklaşarak onlarla aynı şekilde bir uygulamada bulunamaz ve bulunmamalıdır. Bu zahire aldanmak olur.

Çünkü son yılların gözleminden oluşan kanaatim odur ki; bugün bile İran toplumsal bilinçaltına hakim olan baş aktör ne Hz. Muhammed'dir ne de Hz. Ali'dir.

Çünkü İran'ın İslam adı taşıyan yönetimini ellerinde tutanlar, Hz. Muhammed'in ümmeti ve Hz. Ali sevdalısından çok, Hürmüz'ün yahut Darius'un Çocukları gibi davranmaktadırlar.

Hatta zaman zaman düşünüyorum; "Keşke Hürmüz'ün çocukları bari olabilseler"

Öyle olabilselerdi alçakça bir vahşi katliamı Türkiye'nin kulağına küpe etmeye kalkışmak gibi insanilikten uzak bir tavır almazlardı.

Türkiye; bu noktayı iyi bilmeli, tartmalı ama aynı tavırla karşılık vermemeli.

Çünkü babam, aynı zamanda her vesile ile Bediüzzaman’dan referansla şöyle derdi;

“Kötülük işleyene misli ile cevap vermek zulümdür”

Acem'le Acem olmanın alemi yok!