Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Batı Epistemolojisine Göre Müslüman/Terörist/ler

17.09.2012
Müslümanlar, daha insani ve evrensel değerler üretme bilgisine (ilahi buyruğuna) ve geleneğine sahip olmakla beraber özellikle de sanayi devriminden bu yana Batı karşısında siyasi, sosyolojik ve ekonomik olarak mağlup bir pozisyona mahkum olmuşlar.
 
Bunun nedeni ile ilgili tartışmalar hem çok çeşitlidir hem de eski. Geçtiğimiz çağdaki en çok bilinen tartışma iki karşıt tez üzerine oturmuştu. Birisi, Müslümanlar kendi dinlerinin gereklerini yerine getirmeyi ihmal ettikleri için geri kalmaktadırlar. Ancak dinlerinin gereklerini yerine getirerek hem yaşadıkları toplum hem de insanlığın aradığı (siyasi) sistemi kurabilirler. Bunun aksini savunan diğeri ise, dinler dogmatik doğrulara sahiptirler. Tanrının her an her şeye müdahil olduğunu buyurun bir anlayışla dünyayı dönüştüremeyiz. Bu durum toplumu geri bıraktırmaktadır, bundan bir an önce kurtularak bahsi geçen alanlarda dünya ile birlikte ilerleyebiliriz. Çünkü din insanın bu dünyayı, yani doğa kitabını özüne uygun bir perspektifle okumasını engellemekte ve eğer bu dünyayı akıl ve bilim ile dönüştürmek istiyorsak dini ve dinin dogmatik bakışını tamamen bir kenara bırakmamız gerekir. Bu da yapılmadığına göre geri kalmaya mahkum olmuşuz demektir. 
 
Bu tez, dünyayı esas olarak total bir çerçeveden ve tek bir faktör ekseninde değerlendiren bir yaklaşımdır. Her ikisinin de eksik değerlendirmeler oldukları konusu da çokça dile getirildi. Bugün burada bunları cevaplandırma çabasında olmayacağız, sadece vurgulamak istediğim şudur, dünyaya, evrene ve insana ilişkin bakışımız ve tutumuzu belirleyen temel faktör bizim çıplak olarak ilk kurduğumuz önermelerdir. Kendi önermesini bizimkinden daha objektif olduğunu söyleyenler veya iddia edenler, ya bile bile doğruyu manipüle etmektedirler ya da birilerini kandırmaktadırlar.
 
Bu total bakışın aynı zamanda toplumsal işleyişi belirleyen diğer faktörleri önemsizleştirerek multi faktöriyel olan değişimi sadece ekonomiye indirgeyen bir soruna sahip olduğu da daha sonraları sıkça gündeme geldi. Ama en çok bu alan üzerinden var olmaya devam etemektedddir.
 
Şurası açıktır ki bu tez üzerinden toplumları okuduğunuzda, yani sanayi devriminden sonra toplumsal değişimin ekonomik değer üretme eksenli bir ilerleme tarihini merkezileştirdiğini düşündüğünüzde Müslümanların durumu iç açıcı değildir.
 
Dünyada gerçekleşen ekonomik üretimin sağladığı katma değerin üçte biri Amerika’dadır. Batı hem üretmekte hem de bu üretimden büyük bir katma değer elde etmektedir. Elde ettiği katma değeri de toplumsal refaha dönüştürmektedir.
 
Bu anlamda bir üretim biçimi ve ilişkisine sahip olmayan biz Müslümanların ekonomide batı ile rekabet etme şansımız çok düşüktür. Sahip olduğumuz üretim biçimi ve ilişkisini değiştirdiğimizde de onlar gibi olmaya doğru evrilip özgün değerlerimizi ve kimliğimizi kaybetmemiz kaçınılmazdır.
Ancak bütün bu tezler ve tartışmalar dünyadaki insani pratiklerin hepsini belirleyen tek bir değerin var olduğunu aksiyomatik olarak kabul eden anlayışa dayanmaktadırlar. İnsanın tüm arayışını üretim ile açıklayan bu yaklaşım, doğaldır ki toplumları üretim gücü ve biçimi ile değerlendirecektir.
Buna ek olarak elinde bulundurduğu imkanlarla her bir toplum için de özel imajlar oluşturarak adeta bir zihin yönlendirme faaliyeti yürütmektedir.
 
 
Müslümanlar hem kendileri hem de dünya için okumalarını bu eksenden koparmadıkları sürece sağlıklı bir limana varamayacaklardır. Batı epistemolojisi bilmeye yönelik önermeler üzerine kurulu değildir. Egemen olmaya ve dönüştürmeye yönelik niyetleri içeren önermeler üzerine kuruludur.
Bundan dolayı da batı biliminin metodolojisi ile dünyayı okumak tam da E. Said’in Oryantalizm için söylediği gibi farkında olmadan batıcı bir perspektife sahip olacağımız kaçınılmazdır.
Burada bütün bir coğrafyayı ya da dinin inanlarını kategorize ederek faşizan bir duygu ile suçlamak istediğim anlaşılmasın, ama son dönemlerde batılıların Müslümanlar hakkındaki okumaları ne yazık ki son derece kindar ve çifte standartlıdır.
 
 
2009 yılında Amerika’nın Houston kentinde Amerikanlı bir meslektaşımla İran yapımı “Stoning” (recm) filmini izlemeye gittik. Malum film bir namus cinayetini konu edinmektedir. Aslında masum olan birisinin kötü niyetli bir başkasının iftirası sonucu Namus saiki ile taşlanarak öldürülmesinin hikayesidir. Son derece dramatik bir biçimde sonlanır.
 
Filmin bitiminde sinemadan çıkarken izleyicilerden birisi yüksek sesle bağırarak “işte Müslümanlar budur ve biz bunun için Irak’tayız” dedi. Ben de orada aynı ses tonu ile “Amerika Irak’ta kaç kişiyi öldürdü biliyor musun” dedim. Daha yüksek bir ses tonuyla “ama onlar terörist” dedi. Ben sustum o kendi kendisine konuşarak devam etti.
 
Yanımdaki meslektaşım, beni sakinleştirmek için filmin dramatik duygusuna vurguda bulunan birkaç laf ettikten sonra konuyu kapattık. Ama benim için konu kapanmadı çünkü Müslümanlara karşı sahip olduğu kindar tutumu gördüm. Elbette bu örnek 250 milyonlu bir ülkeye genelleştirilemez ama ben bir kesimin epistemolojisine referansla bir duruma işaret etmek istiyorum. 
Irak’ı terör ülkesi, Saddam’ı bir nükleer canavar olarak gösterip burayı işgal eden Batılıların ne kadar insan kanı döktükleri dahi bilinmiyor. İkiz kulelerin bombalanmasını gerekçe göstererek Afganistan’a giren Amerika’nın ne kadar kişiyi katlettiğinin farkında dahi değiliz. Bu canavarlık değil ama kendi geleneksel yapısı içinde işlenen tekil bir örnek olay olan bir cinayet zihinlerde korkunç bir etki yaratmakta ve tüm bir coğrafya ya da dinin mensupları etiketlenmektedirler.
 
Bu zihinler doğru bir okumaya sahip değildirler. Dünyanın tamamının ekonomik değerini üretseler bile bugün insanlığın yaşadığı sorunlara derman olamayacaklardır. Batı’da kedi ve köpekler için birkaç haftada yapılan harcamalar birkaç fakir ülkeyi dünyanın en gelişmiş ülkesi haline getirecek boyutlardadır. Hayvan haklarına saygısızlık ettiğimi kimse anlamasın, ama batı medeniyeti artık bir kedi köpek medeniyetine dönüşmüştür. Bir kediye ya da köpeğe gösterilen müsamaha ya da hoşgörü farklı olan ötekisine asla gösterilmemektedir.
 
Son olarak, kendi değerlendirmeleri üzerinden bizi okuyan ve konumlandıran, aşağılayan bir ilişki biçimi geliştirmiş olanlara karşı tavrımız onları haklı gösterecek biçimde asla olmamalıdır.
Müslüman dünyanın yaşadığı sorunların daha bir çok nedeninden bahsedilebilir. Ve bunlara tekil alanlar üzerinden örnekler de bulunur bundan eminim. Din adı altında dine zarar veren tavırların dindarlar tarafından kutsandığını da biliyorum. Batının nasıl bir gelecek kurmak istediğini bilen her kes bu paradigmanın alternatifsiz olmasının insanlık için son derece tehlikeli ve riskli olduğunu da çok iyi biliyor.
 
Ama her ne olursa olsun bana göre Müslümanların (batılı bakışa göre yapılan derecelendirme anlamındaki) “geri” kalmışlığının asıl nedeni fetih ruhunu kaybetmeleridir. Bu aynı zamanda Müslümanların iddialarından “toplumsal olarak” vazgeçmeleri de demektir. Fetihçi ideolojiden kastım, bir başkasının kaygısını her daim yüreğinde taşımaktır. Ne zaman ki bu konu gündemimizden çıktı, daire-i adalet içinde aleme nizam vermeyi rafa kaldırdık bu işleri başkası üstlendi ve bize de taşeronluk yapmak düştü.
 
Evet, dünyayı elde etme savaşını kaybedebiliriz ama henüz masadan kalkmadık.
Muhatabımıza/rakibimize karşı hangi alanda mağlup olmuşsak o alan üzerinden bir proje yürüterek kendimizi var edebiliriz. Müslümanların batı karşısındaki her yenilgisi ilk önce askeri alandaki yenilgi ile başladıysa da esas hezimet, gelecek vaadi konusundadır. Bu dünyayı okuma, dönüştürme ve yaşanabilir kılma paradigmasına sahip olmayan bir toplumun yapacağı önemli bir şey olmaz, ancak bir başkasına uydu olabilir.
 
Bugün ilgili alanda hiçbir karşılığı ve fikri olmayan birisinin efendimize hakaret etme cesaretini gösterebilmesine giden yol da buradan geçmektedir. Ama hamdolsun ki her Müslüman efendisi için canını vermeyi bir ibadet olarak görmeye devam etmektedir.