Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Batının İkiyüz(süz)lüğü!

22.07.2013

Çağdaş sosyolojinin temel ilkelerinden birisi de herhangi bir sosyolojik yapıya karşı kategorik olarak “değer yüklü” (iyi, kötü, güzel, çirkin gibi) ifadeler kullanmamaktır.

 

Herhangi bir etnisiteyi, sınıfsal yapıyı ya da kategoriyi değerlendirirken amprik olarak elde edilen verilerin sınırlarını aşmamaya azami gayreti göstermek gerekir.

 

İçerisinde çok çeşitli unsurların olduğu bir yapıyı tek bir ifade ile değerlendirmenin bir önyargı olacağı çok açıktır. Batı, Avrupa ya da Amerika’yı herhangi bir somut veri olmadan değerlendirmek tabi ki doğru değildir. Bu coğrafyalarda yaşayan toplumları yekpare bir bütün gibi görüp değer yüklü ifadelerle okumak elbette doğru değildir.

 

Bu konuda hem fikirim, hem fikiriz sanırım. Peki, bundan kaçınalım. O zaman işe epistemoloji üzerinden, yani düşüncenin temel işleyiş biçimi üzerinden bakalım. O vakit nasıl bir manzara ile karşılaşmaktayız?

 

Batılı okuma biçimi, şu an kendi dışındaki bütün dünyaya bir müstemleke valisi edası ile yaklaşmaktadır. Toplumsal ve siyasal gelişimini tamamlayamamış insanlara mütevazi bir katkıda bulunma çabasının hep takdir edilmesini beklemektedir. Peki neden böyle bir beklenti içindedir. Hangi gerekçe ile bunu istiyor?

 

Avrupa’nın ya da batının tüm dünyaya karşı geliştirmiş olduğu bu tutum onların kimsede olmayan ancak kendilerinde olduğunu söyledikleri demokrasi ve evrensel insan haklarına ilişkin değer üzerinden ürettikleri siyasi durumdur.

 

Ötekisini hep hor görmelerinin nedeni de bu değil midir? Yani kendi dışındaki insanlığın bugüne kadar ki kazanımlarını küçümsemelerine imkan tanıyan temel referans demokrasi ve insan hakları değil mi?

 

Doğu, uzak doğu, orta doğu, yakın doğu her neresi olursa olsun batı karşısında bu iki kavram üzerinden hep kendisini ezik hissetmiyor mu?

 

İnsanlığın ulaşabileceği en yüksek ahlaki erdeme sahip olma ayrıcalığı ile orantısız ilişkilerine kimsenin itiraz edecek bir durumunun olmadığını bilmeyen var mı?

 

Batı, yani Hıristiyan teolojisi, Roma hukuku ve Yunan felsefesinin oluşturduğu sosyo-politik yapı, kendi dışındaki tüm toplumları çok uzun bir süreden beridir demokrasi, insan hakları ve özgürlükler üzerinden hep aşağılamaktadır.

 

İnsanlığın ulaşabileceği bu en son seviyeye (!) herkesten önce ulaşmış olmanın özgüveni ile hep orantısız bir ilişki içindedir diğer bütün unsurlarla.

 

Adeta büyülü bir değnek ile bütün dünyayı terbiye eden bir konumda gördü kendisini hep. Ancak bu büyü bozuldu. Bunu bozan asıl dinamik tabi ki Mısır değil, Mısır’daki Müslüman Kardeşler şahsında İslam oldu.

 

Sahtekarlığı, yapmacık bir dünyada var olmayı, iki yüzlülüğü, sadece ve sadece kazanmayı, doğayı bir meta gibi görüp sonra da onu korumak için envai çeşit yapmacık girişimlerle kendi kendisini kandırmayı yapmayan, bunu her zaman ret eden İslami düşünce büyüyü bozdu. Sahih olan sahici olandır.

 

AB komiseri, ABD Dışişleri Bakanı sıraya girmişler Mısır’daki darbe hükümetini ziyaret edip takdirlerini ve yardımlarını sunmaktadırlar. İnsanlık hiç bir zaman bu kadar iki yüzlülüğü temel bir ilke olarak hayatının merkezine yerleştirmiş değildi. Hiçbir zaman.

 

Şunu da hatırlayın lütfen, Mısır’daki darbenin ilk günlerinde bu dünyanın kimi sahtekar entelektüel ve aydınları da Müslümanların demokrasiyi kaldırabilecek, ya da uygulayabilecek bir olgunluğa ulaşmadıklarını büyük bir memnuniyetle gördüklerini, tarihsel tezlerinde yanılmadıklarını yazmışlardı.

 

Tarihin ana sürecinde asıl dinamiğin din, yani İslam olacağına ilişkin buyruk sadece bizi teselli etmek için değildir. Somut bir karşılığı da olacaktır elbette.