Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Bâzâ Bâzâ Sıvaré Boze Ey Hızır!

03.08.2012

Sözlü Kürt edebiyatının en klasik hikâyelerinden birisi de Tahir ile Zühre’dır. Kürtçe de “Târ-û Zaré” şeklinde telaffuz edilen destansı bu hikaye, klasik bir olay örgüsüne sahip olmakla beraber detaylarında yürek sızlatan incelikleri ile dikkat çeker. Bölgenin pek çok yöresinde farklı anlatımlarla Dengbejler yüzyıllardır dilden dile aktararak günümüze ulaştırmışlardır. İyi ki de bize bu zengin anlatımlı ve yürek dağlayan efsanevi aşkı aktara gelmişlerdir. Eğer bu hikayeler olmasaydı hayat son derece mekanik bir anlam üzerinden bize kendisini dayatmış olacaktı. Ama biz bu hikayelerin imgeleri üzerinden dünyayı her seferinde farklı bir açıdan hem de kendimize göre kurarak yeniden okumaktayız.

Mistisizmin, tasavvufun, acının, çilenin ve ayrılık hasretinin ne olduğunu mütevekkil bir kadının hissiyatı üzerinden okumak kadar farklı gelen bir başka okumaya şahit olmadım dersem abartmış olmam. Annem ve Teyzem, özellikle de Teyzem bu destanı dinlerken hep gözleri dolar ve yüreği “Zaré”nın acıs ile dolar taşar. Bu bir ayrılık hikayesidir. Kadın aşkının saflığına ve yüceliğine işaret eden bir destandır ve bu hikayeyi bilen her kadın Zaré ile arkadaştır, ahbaptır.

Farklı anlatımları olmakla beraber, çocukları olmayan padişah ile vezirin Hızır Nebi’nin kendilerine ikram ettiği iki elmanın yenilmesi sonucu muratlarına kavuşması ile başlar. Padişahın kızı, vezirin oğlu olur. Hızır Nebi bu ikramı iki şartla onlara sunmuştur, ondan habersiz çocuklara isim vermemeleri ve evlendirmemeleridir. Ad koyma merasimi son anda Hızır’ın verdiği isimlerle son bulur ancak evlenme serüveni hikayenin konusunu oluşturacak bir dizi olaylara sahne olur. Tarihe mal olmuş bu aşk hikayesi, Mardin, Palu ve Musul’da geçer.

Kız mütevekkil ve aşık. Sanki ebedi âlemde sözleşmiş gibi tereddütsüz, saf ve temiz bir duygu ile oğlana âşık olur. Oğlan durumun fakında değildir. Ancak kızdaki bu duyguyu fark eden kötü ruhlu Kara Büyücü, gidişatı değiştirmek isteyince aşk ateşi giderek alevlenir ve Zaré’nın ettiği dualar kabul olur, onun yüreğindeki sevgi seli Târ’ın yüreğine akmaya başlar. Zaré adeta her gün kendi yüreğinden onun yüreğine bir sevgi seli akıtır. Ve aşkları giderek her gün karşılıklı olarak büyür.

Her türlü engellemeye ve ayırmaya dua, ibadet ve aşkla karşılık verirler. Onların bu duruşu karşılıksız kalmaz ve her seferinde Hızır Nebi, beyaz atıyla gelir onları kurtarır. İsm-i Azam duasını öğretmiştir adeta onlara. Her darlığın kilidini açan iki sevgi dolu yürek vermiştir onlara.

Bu hikayede şahsen yüreğimi en çok burkan, son sahnedir. Sürgünler, cezalar, mahkumiyetler bir türlü ikiliyi ayıramamıştır. Bazen kendileri bazen de Hızır Nebi’nin yardımı ile darlıklardan kurtulmuş, bir araya gelerek kavuşmuşlar ve hasret gidermişlerdir. Her kavuşmayı ihbar eden ve bu aşkı bitirmek isteyen Kara Büyücü’nın padişaha son önerisi Târ’ın idam edilmesidir. Karar verilir. Evraklar dolaştırılır. Kalem kırılır. Palu’da şehir meydanında infaz edilecektir. Kalabalık büyümüş, çok büyümüştür. Zaré’ye kara haber erken ulaşır. İdamlık elbise giydirilen Târ, sevgilisini, Zaré’ı son bir kez görmek ister. Son istek yerine getirilir. Son kez görüşmektedirler. Ağlaşırlar, kan damlar gözlerden. Erkeğinin ağlamasına dayanamayan kız, akan göz yaşlarınla yüreğimi dağlama bak birazdan her dara düştüğümüzde imdadımıza yetişen Hızır Nebi birazdan gelecek ve bizi kurtaracaktır der. Oğlan cevap verir, hayır idam kararı imzalandığı zaman gelmediyse demek ki artık gelmeyecektir. Ayrılık vaktidir. Hissediyorum der. Sarılırlar. O esnada her birisinin göğsünden birer beyaz güvercin fışkırır gökyüzüne. Ve birlikte ruhlarını teslim ederler. Kara Büyücü da kaskatı kesilir ve ölür. Yan yana defnedilirler ama yine de mezarlarının arasında bir kara çalı yeşerir. Kara Büyücü’nın kötülüğü onları yattıkları yerde de rahat bırakmaz.Bu çalıyı ne kadar budarlarsa da boştur. Hep vardır.

Bu coğrafyada efsaneleşmiş başka pek çok aşk hikayesi vardır. Her bir hikayenin kendine özgü bir kurgusu ve mesajı da vardır mutlaka. Tarihe mal olmuş bu hikayeler; dramın, fedakarlığın, sevginin ve tevekkülün öğretildiği okullar gibi bir işlev yerine getirirler. Yüzyıllardır toplumda dilden dile aktarılan bu hikayelerdeki ifadeler, tavırlar ve deyişler toplumun gelecek ütopyasının yol işareti gibidirler. Hepsinden çıkarılan farklı bir ders vardır. Ancak benim için en çarpıcı ve etkileyici olanı “Târ-û Zârė” (Tahir ile Zühre) aşkını konu edinen bu hikayedir. Sanırım bildiğim hiçbir aşk hikayesi bu kadar dramatik ve kutsal değildir. Burnundan solumanın, aşkı gizlemenin, fedakarlığın, dünya malına temah etmemenin, metafiziğin, Hızır Nebi’nin, İsm-i Azam duasının ne olduğunu dinlediğim bu hikayeden öğrendim desem abartmış olmam.

Her darlıktan sonra bir ferahlığın olduğunu ve mütevekkil bir kalbin yakarışının asla geri çevrilmediğinin hikayesidir. Her ayrılık ve hasreti kavuşturan bir Hızır hep vardır.

Ey Hızır, sen hikayelerimizden ve topraklarımızdan gittin gideli yüreğimizi bir hüzün kapladı, yalnızlık içimizi daralttı. Gözlerimiz hep bir şeyler arar oldu. Gelmen için üzerimize düşeni yapmadan gelmeyeceğini de biliyoruz ama yine de bekliyoruz. Çünkü annem bize dua ederken hep şu cümle ile başlar: (Xoca Xızır, sıvare bozé lı bangina we der kevfe). “beyaz atın süvarisi Hızır Aleyhisselam hep yanınızda olsun”.