Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Birlikte yaşamanın ortak paydasını oluşturma çabasında Türkiye pratiği: Kanun yoluyla ötekileştirme (Mazhar Bağlı)

29.06.2011

Rivayet olunur ki, ünlü Rus romancı L. Tolstoy, çocukluğunda kardeşleri ile oyun oynarken arada sırada kaybolur, koşmaca oyunlarında hep geride kalırmış. Kardeşleri nerde kaldığını sorduklarında da "yeşil dalı" arıyorum dermiş. Yeşil dal, kendisine anlatılan masalların birisinde insanlığı kurtaracak, mutluluğa ve barışa kavuşturacak bir "tılsım"dı ve o da ne yapıp edip bu tılsımı bulmak istiyordu.
Tolstoy'un bu tılsımı bulup bulmadığı bilinmez ama bilinen o ki bugün gerçekten böyle bir tılsıma her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç vardır. Günümüz toplumlarının karşı karşıya kaldıkları sorunların başında, "farklıkların eşitlik ve barış temelinde; birlikte yaşamlarını gerçekleştirme" gelmektedir. Bugün itibarıyla mevcut devletlerin birkaçı hariç hemen tümünün etnik, dinsel ve mezhepsel açıdan heterojen oldukları gerçeği dikkate alındığında, bu sorunun evrensel ölçekte olduğu görülecektir. Sorunun nedenlerinden biri; modernleşme sürecine eşlik eden modern ulus-devlet modeli içinde, genelde devlete adını veren ulusun tarihi ve kültürel özelliklerinin ön planda tutulması ve ulusun, hâkim bir etnik grubun kültürü, dili, dini, tarihi ve edebiyatı etrafında tanımlanmasıdır. Diğeri ise, yapılan yasaların toplumda var olan her bir "kolektif bilinci" ayrı ayrı hangi ortak paydaya referansta bulunarak temsil edebileceğidir. Aslında sorun modernleşme düşüncesinin yapısal özellikleri olan tek tipleştirme ve farklılıkları mutlaklaştırma paradoksundan kaynaklanmaktadır. Her ne kadar milliyetçilik/faşizm modern zamanların en sevimsiz siyasi ideolojileri olarak görünse de faşizm, modernleşmenin gayri meşru çocuğudur. Çünkü modernleşme, insana farklı bir "köken söylemi" ve "üstünlük kurma" imkânları sağlayan bir rasyonaliteye dayanır.

Özellikle fizik ve bilimsel yöntem alanında devam eden tartışmalar bu durumun giderek aşınmasına ve buna bağlı olarak birey ve grupların ulus-devlet eksenli inşa edilmiş büyük ölçekli mutlak gerçeklik alanlarından ve bunların ürettiği soyut kimliklerden uzaklaşmasına neden olmuştur. Ulus-devletin ve buna bağlı olarak soyut vatandaşlık kimliğinin sorgulanmaya başlamasıyla birlikte, birey ve çeşitli toplumsal/kültürel gruplar, içlerine kapanarak yerel ve görece somut gerçeklik alanlarına çekilmek suretiyle kendi ontolojik güvenlik ve özgürlüklerini koruma çabası içine girmişlerdir.

Türkiye birlikte yaşama adına tarihsel ve kültürel olarak en kadim deneyimlerden birisine sahiptir. Pax Ottomana (Osmanlı toplum sözleşmesi) tarihte kurulan diğer iki (Pax Ionia'yı ve Pax Romana'yı) sözleşmeyi de kuşatacak bir yetkinliğe sahipti. Ancak Türkiye bu konuda en başarısız deneyimi sergileyen bir toplum görüntüsü vermektedir. Çünkü hiçbir toplum Türkiye gibi "topyekûn bir reddi miras" üzerine kurulmuş değildir. Bu sadece devletin resmi tarih anlayışı çerçevesinde görülen bir reddetme durumu da değildir. Toplumun çok değişik kesimlerinde ve ideolojilerde temel bir var olmanın ön koşulu olarak görülen bir yaklaşımdır.

BİR ARADA YAŞAMANIN HARCI 'ADALETİN TESİSİ'

eçmişte yaşanan tecrübeler mutlaklaştırılmadıkları sürece geleceğe ışık tutacak meşalelerdir. Oysa Türkiye, geçmişi (hem doğrusu hem yanlışı ile) hepten yok sayan bir tarih ve toplumsal değer anlayışını kurma çabasında oldu bugüne kadar. Osmanlı Devleti'nin "nizam-ı âlemci" tutumu, düzen içerisinde "adalet"in sağlanması amacına yönelikti. Bu anlayışa göre, sosyo-ekonomik yapının bir düzene sokulması, herkesin bu düzen içerisindeki yerinin korunması ve bu suretle uyrukların hoşnut kılınması, devletin ve dolayısıyla da padişahın birincil göreviydi. "Daire-i adalet", toplumun çeşitli kesimleri arasında dairesel ilişkileri ve iyi işleyen bir devlet sistemindeki işlevlerini gösterir. Çünkü padişahın güçlü olması demek, "nizamın" korunması demektir. Bunun için de her reayanın hakkının korunması gerekir. Bu da aslında adaleti esas alan bir yapılanmayı beraberinde getirecek ve adaletten uzaklaşıldığında da birbirine dairesel bir biçimde bağlı olan "nizam" ile "âlem" dairesi bozulacaktır.

Bugün için de aynı durumun bir gereklilik olduğu açık değil midir? Birlikte yaşamanın çeşitli sembollerle değil "adaletle" sağlanması gerektiği açık değil midir? Artık birçok sosyal bilimcinin üzerinde görüş birliğine vardığı en önemli tezlerden birisi de modern toplumlarda ortak birliğin temelini ancak "hukuk"un sağlayabileceğidir. Çünkü iyi düzenlenmiş bir toplum ancak yurttaşların siyasal ve sosyal adalet üzerine kamusal mutabakatı ve dostluk bağlarını pekiştiren birlikte yaşama duygusuyla sağlanabilir. Oysa Türkiye gittikçe inanılmaz bir biçimde adaleti dışlayan bir tutumla bu birliği kurmak isteyenlerin egemen olduğu bir konuma doğru hızlı bir biçimde sürüklenmektedir.

Hatta adaletin siyasete kurban edildiği bir tarzı kendisi için temel bir duruş olarak değerlendiren bir kesimin egemen olduğu bir ülke ve toplum haline gelmektedir. Hukuk adına yürütülen bir çok uygulamanın hem gerçekte hukukun felsefesinde hem de kamu vicdanında kolay bir biçimde yer edinemeyeceği tartışılmaktadır.

Bu uygulamalardan en çarpıcı olanı da siyasi partilerin kapatılmasıdır. DTP yöneticileri ve üyelerinden suç işlemiş olanlar olabilir. Bu çok normaldir. Zaten belli bir toplumsal kesime veya tarihsel kategoriye ilişkin değer yüklü olarak dile getirilebilecek her önermenin gayri ahlaki olacağı da açıktır. Bunu tıpkı toplumdaki diğer bireyler gibi düşünmek gerekir. Hiç suçun işlenmediği bir toplumun da sağlıklı bir toplum olamayacağı çok basit bir sosyolojik gerçek değil midir? Suç işleyen varsa onlara gerekli cezaların verilmesi de gerekir ama top yekûn bir düşünceyi mahkûm etme niyetine matuf olarak yapılan bir eylem görüntüsü her zaman var olacaktır parti kapatma eylemlerinde.

DTP'Yİ KAPATMAK ÇÖZÜM MÜ?

daleti tesis etmesi gerekenlerin teröre duyulan haklı öfkeden oluşan toplumsal reflekslerle hareket etmesi, hukukun meşruluğunu zedeleyeceği gibi muhatap olan kesimi de hukuk dışı yollardan kendisini ifade etmesine doğrudan yol göstermiş olmaz mı? Teröre duyulan öfke başka bir sorunu beraberinde getirebilir. Özellikle de hukuk dışı uygulamaların önünü açabilir. Çünkü oluşturulan ortam hukukun egemen olduğu bir atmosfer değil aksine duyguların, öfkenin ve karşıtlığın söz sahibi olduğu bir ortamdır. Bu ortamda hukukun vereceği kararın adil olması konusu kuşkulu olacaktır. En azından bir toplumsal menfaat söyleminin olduğu bir ortam olacağı açıktır. Birileri kapatılmasında bir toplumsal menfaat görebilirler birileri de kapatılmamasında. İşte bu sorun ancak evrensel hukuk normlarına uygun olarak düzenlenen yasaların uygulanmasıyla bertaraf edilebilir ve unutmamak gerekir ki bu dava en azından formel olarak "Türk Milleti" adına yürütülen bir yargılama süreci olarak görülecektir ve Türkiye'nin bırakın dış dünyaya kendi içindeki farklılıklara dahi siyasi alanda var olmaya imkân sağlamayan bir görüntü vermesine neden olacaktır.

Türk modernleşmesi bir çok konuda (demokrasi, insan hakları, milli gelirin arttırılması vb. konularda) olduğu gibi birlikte yaşamayı becerebilme konusunda da başarılı ve parlak bir geçmişe sahip olamadı ne yazık ki. Hatta bu konuda durum gittikçe daha da kötüye gidecek gibi görünüyor. Çünkü Türk modernleşmesi toplumdan kopuk bir zatiyet olan devleti kurtarmanın, korumanın ve güçlendirmenin bir aracı olarak var olmuştur. Öyle ki, bu özellik, tarihsel süreklilik içerisinde hiç değişmemiş, hep aynı kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, devletin dışında "sivil toplum" için meşru özerklik alanı tanımadan kendini var etmiştir. Oysa çok kültürlülüğün vazgeçilmez temel koşullarından birisi de sivil toplumsal alanların varlığıdır. Ancak Cumhuriyet devleti, Osmanlı'dan farklı olarak, toplumu, farklılaşmamış, eksiksiz bir bütün olarak görmüştür. Öyle ki, Kemalist halkçılık ilkesi, halkı; sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle olarak kabul etmiştir. Bu yönüyle, Kemalizm, Türk toplumunun farklı sınıflardan değil, dayanışma içerisinde ve birbirlerine sıkıca bağlı bulunan meslek gruplarından oluştuğunu kabul etmiştir. Böylece Türk modernleşmesi, her türlü farklılığı yadsıyan bir düşünce temeline yaslanmak suretiyle, bir yandan kültürel türdeşliği sağlamaya yönelmiş, diğer yandan da yaratmağa çalıştığı egemen kültürel formun dışında kalan kültürel kümelerin yaşama alanlarını daraltmıştır. Üstelik bu daraltma sadece kültürel alanla da sınırla kalmamıştır. Siyasi alanı da içine alarak gittikçe genişlemeye devam etmektedir.

Türkiye yüz yıla yakın bir süredir ne geleneksel olana ne de modern olana bakmaksızın farklı bir "birlikte yaşama" projesi üretme isteğinde oldu hep... Ancak bu çabanın hiçbir somut karşılığa denk gelmediği de artık görüldü. Hangi partiyi kapatarak bir ideoloji veya bir düşünce biçimi veyahut da belli bir kimlik ortadan kaldırılabilmiştir? Bu anlamda herkes hem toplum hem de devlet erkânı bu konuyu yeniden düşünmek ve üzerinde kafa yormak zorundadır. Özellikle Dünyada çok kültürlülüğün uygulama ve örnekleri üzerinde yürütülecek olan çalışmalardan hareketle yeni ufuklar açmak gerekir. Yoksa bu açmaz doğal olarak derin bir faşizmin oluşmasına neden olacaktır. Beraber yaşama değeri zayıflayanların en tipik refleksi olan "yasaklama/dolayısıyla da partiyi kapatma" eylemleri neredeyse artık bir resmi politika haline gelmek üzeredir.

Kısaca belirtmek gerekirse; gerek etnik gerek dinsel gerekse de sosyolojik azınlıklara yönelik Türkiye pratiği, Anadolu'nun yüzyıllar, hatta binyıllara dayanan kültürel zenginliğinin yok edilmesi, toplumdaki çeşitliliğin bastırılmaya çalışılması doğrultusunda gerçekleşmiştir. Resmi söylem, çeşitlilik ve farklılıkları, "ülkenin bütünlüğü" açısından sakıncalı görmüş ve onlara "bölücü" bir unsur gibi bakmıştır. Farklılıkların ortak bir üst kimlik etrafında buluşturulması yerine, bu şekilde yok edilmeye çalışılması, bir arada eşdüzeyli bir toplum oluşturulması tasarımını da zayıflatmıştır. Son olarak; farklılıkları, entelektüel dünyamızı zenginleştirmek ya da görsel ve işitsel zevklerimizi tatmin etmek için değil; bizatihi bir "değer" olduğu için korumalı ve zenginleştirmeye çalışmalıyız. Belki o zaman tıpkı Tolstoy gibi kaybettiğimiz o yeşil dalı, "tılsımı" bulmuş oluruz kim bilir?