Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Bülbülü Öldürmek Neden Adil Değil? (Mazhar Bağlı)

18.05.2011

İmmanuel Kant’a göre insanı diğer canlılardan ayıran asıl özelliği onun ahlak ve hukuka yönelmiş olmasıdır. İnsan hem değer üreten bir varlıktır hem de hukuk tesis eden ortak bir akıl paydasında buluşabilen vicdani bir duyguya sahiptir. Hukuk her farklı toplumsal pratiğin ortak paydasında bulunan biricik değerdir. Hukuk ise ancak adil bir terazi ile tecelli edebilir. Onun uygulayıcıları bu terazide bir yanıltmaya veya hileye başvuracak bir niyet sahibi dahi olamazlar ve bunun için de adalet tanrıçasının gözleri bağlıdır. Huzura gelenin hiçbir kişisel özelliği ile ilgilenmez. Bilmek de istemez. Elinde tuttuğu teraziyi, hiçbir hile-hurda olmadığını herkese gösterircesine kendi bedeninden bile uzak tutar.

İnsanoğlunun hemcinsine beslediği şiddetin bir yönetim projesine dönüşmesini engelleyen de hukuktur. Hukukun ayaklar altına alındığı bir atmosferde hiç kimsenin hayat garantisi yoktur. Mal ve can güvenliği de olmaz hukukun muhkem olmadığı alanlarda.

Bugün dünyada güçlü toplumlar, marka devletler varsa sanılmasın ki bu sadece onların ürettikleri katma değerler ile gerçekleşmektedir. Dünyada söz sahibi olan tüm toplumların veya devletlerin en birinci öncelliği hep hukuk olmuştur. Özellikle de kendi vatandaşları için ürettikleri hukukun bütünleştirici ve adil olmasını kendi varlıklarının ön şartı olarak görürler. Bu ülkelerin uluslararası ilişkilerde takındıkları çifte standartlı yapı ile bu durumu kıyaslamamak gerekir. Çünkü bu ilişkinin mantığı esas olarak adalet üzerine değil önemli ölçüde çıkar ve kanun üzerine inşa edilmiştir.

Dünyanın büyük gücü ABD’nin kuruluş sürecinde en çok konuşulan ve tartışılan konu sistemin yapısıdır, hukuktur, adalettir. Çoğu Amerikan filminde en çok dikkat çeken sahne de mahkemedir. Adaletin nasıl tecelli ettiğine ilişkin mizansenler her zaman en popüler ve ağırlıklı konulardır. Vatandaşların işleyen hukuka olan güvenlerinin tesis edilmesi sağlanmadan ülkenin egemenlik sorununu çözemeyeceği hep anlatılır.

Bu konudaki en klasik filmlerden birisi de Robert Mulligan’ın To Kill A Mockingbird (Bülbülü Öldürmek, 1962) filmidir. Harper Lee’nın Politzer ödüllü aynı isimli romanından uyarlanan film aynı zamanda tüm zamanların en iyi mahkeme filmlerinin birincisidir de.

Filmin iki temel konusu vardır. Uzlaşma ve adalet/hukuk. Uzlaşmanın sağlanmasına giden yolun üzerindeki temel parametreler bir çocuk ile babası arasındaki diyalogla işlenir. Okula gitmeden önce babasından okuma yazmayı öğrenen kız, okulun ilk gününde öğretmenden azar işitince bir daha okula gitmemeye karar verir. Baba kızını okula göndermeye ikna etmek için uğraşırken ona uzlaşmadan bahseder.

Sonra baba kızına sorar, uzlaşma nedir?
Kız, “kanunu saptırmak mı?” der o da şöyle cevap verir: “Eğer sana öğreteceğim numarayı öğrenirsen her türlü insanla çok daha iyi geçinebilirsin. Bir insanı gerçekten anlamanın yolu dünyayı onun gözüyle görmektir. Onun derisinin içine girip dolaşmaktır... Sen okula gitmenin gerekli olduğunu kabul edersin ve biz de yine her akşam yaptığımız gibi okumaya devam ederiz....” der.

Avukat olan baba, aynı zamanda kendi onuru ile adil olma arasında da ontolojik bir varoluşsal zorunluluk olduğunu söyler çocuklarına. Kasabada tecavüzle suçlanan bir zenciyi savunan baba, kızının bir zenciyi neden savunuyorsun sorusuna “Eğer onu savunmazsam kasabada başım dik gezemezdim” der ve ekler, “size söyleyeceğim sözlerimin de bir anlamı olmazdı.”

Tecavüzle suçlanan zencinin yargılandığı mahkemede avukat jüriye hitaben bir konuşma yapar.

“Bu dava duruşma aşamasına hiç gelmemeliydi. Devlet, Tom Rominson’a (zenciye) atfedilen suçun işlendiğine dair tek bir tıbbi kanıt bile gösteremedi. Şimdi baylar bu ülkede mahkemelerimiz büyük eşitleyici kurallardır. Mahkemelerimizin huzurunda tüm insanlar eşittir. Ben mahkemelerimizin ve jüri sistemimizin dürüstlüğüne inandığım için bir idealist değilim. Bu benim için bir ideal değildir. Bu yaşayan, işleyen bir gerçektir. Baylar! Tanrı adına görevinizi yapın ve bu masum adamı ailesinin yanına gönderin.” der ve tabi jüri gerekeni yapar ve adamı suçlu bulur.

Bir manifesto niteliğinde olan bu konuşma bile jürinin önyargılı fikrini değiştirmeye yetmez ve zenci adam hiçbir maddi delil olmadan sadece etnik kökeninden dolayı suçlu bulunur ve mahkûm edilir.

Hâkim jürinin işini bitirdiğini söyleyip salonu terk eder ve salon boşalır. Ama zenciler hâlâ salonda, kendilerine ayrılan locadadırlar. Adaletin tecelli etmesini inatla beklercesine salondan ayrılmazlar. Adaletin geri gelmesini beklerler sanki. Ama nafile. İlk önce hakim ayrılır mahkeme salonundan ardından jüri üyeleri ve daha sonra da dinleyiciler. Avukat en son kişidir salonu terk eden.

Zenciler avukatın çıkışını beklerler. Avukat geçerken herkes ayağa kalkar. Zenci rahiple birlikte mahkemeyi izleyen avukatın kızı, mahkeme sırasında rahibin kucağında uyuklar ve yere oturur. Uyuyakalmıştır. Avukat geçerken rahip kıza seslenir “Bayan Jean Louise, bayan Jean Louise ayağa kalkın. Babanız geçiyor.”

Bu mahkûmiyet aynı zamanda zencinin yaşamının da sonu olur. Adaletin tecelli etmemesinin vermiş olduğu umutsuzlukla nakil esnasında kaçmaya çalışır. Çılgınlar gibi koşarken gardiyanlar sözde hedef şaşırarak onu vurarak öldürürler. Temyize gitmeyi düşünen avukat tam bir hayal kırıklığı yaşar.

Mahkemede sadece adalete ve onun evrensel kurallarına sadık kalan avukatın takındığı tavrın adil olma durumuna karşı uyandırdığı saygınlığın sağladığı gönülden bağlılığın somutlaşmış halini görüp avukatın önünde ayağa kalkmamak ve onun saygınlığının önünde eğilmemek mümkün mü?

Bizim ülkemizde de insanların devletle ve işleyen sistemle birçok sorunu olduğu herkesin malumudur. Bu sorunlar devam ettiği sürece de hiç kimse bu gücün ve temsilcilerinin önünde saygıyla eğilmeyecektir. Ne zamanki adalet tanrıçası gözü kapalı bir biçimde hükümler verirse işte o zaman bu saygınlığını perçinleyecektir.

Adaletin tecelli etmesini isteyenlerin egemen olmadığı bir sistemden kaçanlar ya yanlışlıkla ya da kasten vurulacaklardır. Ve toprağa düşen canlar her gün bir başka adaletsizliği çağıracak ve adaletsizlik bir sistem halini alacaktır. İnsanlara herhangi bir zararı olmayan bülbüllerin öldürülmesi/vurulması insana, insanlığa her daim zarar verecektir.

Doç. Dr. Mazhar Bağli 
Dicle Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
mazharbagli@gmail.com