Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Buz Dağının Altını Görebilmek….

23.05.2014

17 Aralık darbe girişimi pek çok konuda büyük tahribatlar yapmış olmasına rağmen büyük bir coğrafyanın son derece karanlık bir geleceğe sürüklenme tehlikesini de atlatmaya vesile oldu. Pahalı ama son derece işlevsel bir bilgi sahibi olduk.

Kusursuz cinayet modunda hazırlanan darbe, sadece Türkiye’deki siyasi iradeyi bertaraf etmeyecekti. Tüm İslam coğrafyasını ilgilendiren bir düzeni envai çeşit entrikayla uygulayıp adeta ümmetin karnını deşeceklerdi.

Geleneksel İslam’dan utanan bir yapı, kendisini tüm ümmet adına dünyaya pazarlıyordu. Ümmetten aldığı himmetlerle ümmetçilik fikrine küfrediyordu 

Hz. Ömer’den bahsederken sanıyorduk ki onun adaletine referansta bulunuluyordu. Oysa darbe sürecinde dillenmeye başlayan kazip birer entelektüel olan kullanışlı din adamları ya da köşe yazarlarının ağzından kaçırdığına göre bu sevgi, ayetleri nesh etme içtihadında bulunup bizzat onlar için de bir kapı aralamış olmasındanmış. Hz Ömer’in ayette var olan bir buyruğu günün-kendi koşullarına göre yorumlayıp “müellefe-i Kulüb”a zekat verilmesine gerek yok demesini kendileri için ayetleri nesh etmeye giden yolun kapısı olarak gördüklerini fark ettik.

İslam dini ve diğer dinler için de geçerli olan en kanlı çatışmalar din içi görüş farklılıkları ya da mezhep savaşlarıdır. Ki bu konuda İslam tarihinde yaşananlar her bir Müslümanın yüreğini kanatırlar ve bu acılar kıyamete kadar da devam edeceklerdir.

İslam ümmeti bugüne kadar tek düze siyasi bir gelenek geliştirebilmiş değildir. Belki de “evrensellik” ilkesinin gereği her toplum ve her zaman dilimi için katı kurallar içeren bir düzen öngörmemiştir. Ama en evrensel olan ilke, inanan her bir ferdin ben Müslümanım diyen herkesi kardeş olarak bilmesi gerektiğidir. Bu kardeşlik ne zaman zedelenir?

İslam’ın temel prensiplerinde buluşma zemini kaybolduğunda kardeşlik de hükümsüz kalır. Eğer “Hz. Peygamber bu kapıdan girse ona derim ki senin dönemin bitti, bizim dönemimiz başladı” gibi bir inancı taktik gereği dahi olsa dile getiren birisi varsa onunla bu çerçevede bir kardeşlik hukukundan bahsedilemez.

Her eleştiri için bir tazminat davası açacak kadar Müslüman kitleye karşı bir öfke ile kıvranıyorsanız sizinle diğer inananlar arasında din üzerinden değil, yasalar üzerinden kurulan bir bağ var demektir. Tüm kardeşlerinin en mahrem hayatlarını merak edecek kadar güvensiz bir düşünceyle İslam bir araya gelmez, gelemez 

Geçenlerde akçeli-gönüllü bir karşılık ile çetenin kurşun askerliğine soyunan bir yazar, “tüm İslam dünyasında mezhep çatışmaları varken Fetullah Gülen sükûnet limanları tesis etmektedir” anlamında bir yazı yazdı.

İslam tarihine az buçuk vakıf olanlar tarihin hiçbir döneminde Gülenizm kadar farklılıklara tahammülsüz, Şii düşmanlığına sahip olan başka bir yapının varlığına şahit olmadılar. Burada ki düşmanlığın daha önceki karşıtlıktan farklı olarak münhasıran etnik bir temelde filizlendiğini vurgulamaya gerek yok sanırım. İşin içinde İsrail ve ABD için yapılan düşmanlık da var. Bu husumet, dini ihtilaf boyutunu çok aşan bir kindarlık düzeyindedir. Bu kindarlık ise öncelikli olarak siyasi bir konudur. Ve asıl hedefi de hiçbir şeyi başaramamış olduğuna inandıkları Müslümanlaradır. Az buçuk başarılı olanlara karşı kinleri katmerlidir çünkü başarı ancak onların eliyle olabilir.

Klasik Sünni gelenek, Şii karşıtıdır doğru, ama özellikle bir etnik köken karşıtı değildir. Efendimizin kendi ehli beytinden kabul ettiği Selman’ı Farisi malum aslen bir acem idi ve asla onun bu kökeni mevzu bahis edilmedi. Müslümanlar, geleneksel dönemlerde akaid üzerinden ayrıştılar bu da doğru ama etnik köken üzerinden ayrışma ilk kez Gülenizm ile sistematik bir hale geldi.

İşte benim topyekun bir coğrafya için kanlı bir proje olarak gördüğüm stratejinin asıl bağlamı etnisite üzerinden siyasi yapılanmaların giderek meşruiyyet kazanmasıdır.

Ki bu durum aslında bizim ülkedeki Kürt meselesi üzerinden bir bölünmeyi hedefleyen projeye/projelere çok özel hizmetler eden eski Kemalist paradigmanın işlevini tüm İslam coğrafyasında yerine getirecek bir amaca hizmet etmektedir.

Evet İran ile aramızda siyasi bir rekabet var. Şia ile de aramızda akaidi bir ayrışma da var bu da doğru. Ama bu ayrılıklarımız onlara karşı İsrail’in yanında yer almamızı gerektirmez.

Allah muhafaza bu çete ülkeye sahip olsaydı eğer kendi ideolojik kaprislerini diplomatik projelere dönüştürüp bu coğrafyayı kan gölüne çevireceklerdi. Şükür ki halis kalp ile ülke için dua edenler var…

Unutulmasın ki Türkiye’nin demokratikleşmesine ve sivilleşmesine duyulan öfke kendisini “Selam-Tevhid terör örgütü” kurgusu ile dışa vurdu, dünya Müslümanlarına karşı duyulan kindarlık ise Şii-İran “acem uşakları” üzerinden kurgulandı. Ülkedeki tüm kötülüklerin anası selam-tevhit örgütü dünyadaki kötülüklerin anası da Şii-İran’dır. Hayata bu kadar dar bir çerçeveden bakılmasa bu kadar ahmakça bir paradigma kurgulanmazdı. Paradigma ahmakça olduğu için peşinden gidenleri de ahmaklaştırmaktadır.

Son olarak İran’a karşı kindarlıklarının psikolojik nedenleri de var. Çünkü her iki sistem birbiri ile kusursuz bir biçimde örtüşmektedir. Daha önce pek çok kişi yazdı, ben de sadece üç tane örneğe işaret etmek istiyorum.

1. Gülenizmdeki “tedbir” Şii inancındaki “takiyye”nin tıpkısının aynısıdır.

2. Gülenizm’deki Himmet, burs ve diğer para toplama işi İran’daki Humus’ın yüzde yüz aynısıdır.

3. Gülenizmin “abi”, “abla” ve “imam” hiyerarşisi ile İran’daki Ayetullah, Molla Seyyid yapılanması tam paraleldir.

Bu benzerliklerden dolayı nefret edildiği biliniyor ama şunu da unutmamak lazım: Bir milleti, başka bir millete düşmanlığa tahrik, o millet velev ki putperest bile olsa, bu hem insanlığa hem de İslam’a sığmaz.