Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Demokrasiye Karşı Şiddet!

15.11.2011

Doç. Dr. MAZHAR BAĞLI / Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi

MİT-PKK görüşme notlarının PKK-İsrail işbirliği ile basına sızdırılmasından sonra Kürt meselesinin yeni bir rotaya girdiğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Bu yeni duruma geçmeden önce şunu belirtmek gerekir ki, bu meselenin pek çok bileşene sahip olduğu çok açıktır ama bu konuyu çözecek olan kilit rol bizzat bölge insanının elindedir. Bölge halkı kendi yaşam koşullarının iyileştirilmesi için değil, örgüt üyelerinin kişisel ve ideolojik kaprislerinin tatmini için hayatlarını feda edecek bir ideolojik körlüğün içinde olurlarsa bu konu giderek daha ağırlaşarak devam edecek ve asıl bu durumdan zarar görenler ise klişe deyimi ile yine gariban halk olacaktır. Halkın bu mağduriyeti birilerine rant devşirilecek alanı olduğu sürece de mevcut durum değişmeyecektir.

Burada asıl mesele sanırım şu; Kürt meselesinin ürettiği bir sorun veya olgu olarak PKK-BDP çizgisindeki yapıların bu konuyla ilgili takındıkları tavır ve sahip oldukları ideolojik kurgunun hem dünya hem de Türkiye siyasi ve sosyal dinamikleri ile uyumluluk göstermemesi ve bu durumun cebren uydurulmaya çalışılmasıdır.

Böylesi bir baskı için gösterilen gerekçeden hareketle bu yapının tahlil edilmesi sanırım bizi daha sağlıklı bir alana götürebilir. Neden bu insanların etnik kimliklerini ontolojik bir önkoşul haline getirmek istediklerini de anlamak mümkündür. Daha doğrusu bu tarz bir referansı kafasında barındırmayan birisinin bunlarla ortak bir paydada buluşması mümkün olmadığından var güçleri ile tüm Kürtleri sadece ve sadece faşist bir kategorinin içine dahil etmeye çalışmaktadırlar. İşte tüm bu operasyonlara “öz bilinç” edindirme gerekçesi ile bir rasyonellik de atfedilmektedir.

Açılımdan uykusu kaçanlar

Eğer onlarla aynı çizgide bir Kürt değilseniz öz bilincinizi yitirmişsinizidir. Öz bilinçten yoksun zavallı bir yaratık olarak mutlaka ehlileştirilmeniz gerekecektir. Bu olamıyorsa, paradigmayı bozan bir unsur olarak görüldüğünüzden derhal imha edilmeniz gerekir.

Gazetelerin yorum sayfalarında ve TV ekranlarında 2009 yılından bu yana ülkenin demokratikleşmesi ile ilgili kaygı taşıyan aydın-yazarlar tüm Türkiye’ye şunu anlatmaya çalıştı: Evet Türkiye’de demokrasi, insan hakları ve kamu otoritesinin işleyişi ile ilgili gerek günümüzde gerekse de geçmişte çok büyük sorunlar yaşanmıştır ve yaşanmaya devam etmektedir. Bu sorunları aşmanın biricik evrensel yolu demokrasinin egemen kılınmasıdır. Ancak vesayetçiler demokrasi yoluna tahmin edemediğimiz sayıda ve yerde mayınlar döşemişlerdir. Önce bu mayınların tespit edilmesi ve daha sonra temizlenmesi gerekir. Daha sonra da bu yolda yeni tecrübeler edinerek bir ortak akıl oluşturup bu sorunları çözmek gerekiyor.

Türkiye’de muhafazakarlara da Kürtlere de Alevilere de Gayrimüslimlere de büyük haksızlıklar yapılmıştır. AK Parti en temelde bu konuda büyük bir çaba içinde oldu.

Bu temel mesaj, bütün Türkiye kamuoyuna en yüksek perdeden değişik platformlarda verildi, verilmeye çalışıldı. Bu mesaja halk da büyük bir destek verdi.

Varılmak istenen hedef, bütün sorunlarını çözmüş müreffeh bir ülkeyi gelecek nesillere aktarmaktır.

Ancak Demokratik Açılım, demokrasi eksikliğinden ve Kürt sorunundan nemalananların uykusunu kaçırmaya başladı. Süreci tersine çevirmek için iki yönlü bir politika izlediler. Bir yandan işin içine olmayacak talepler katıp sürecin sabote edilmesine çalışıldı diğer taraftan da demokrasi ve özgürlükler için sunulan imkanlar kanlı eylemlerin zemini haline getirildi.

“Her şeyimizi feda ettiğimiz önderliğimizdir” denildiğinden dolayı isteyen istediği zaman gidip önderliğe karşı gerekli ritüelini yerine getiriyordu. Bu durumun kendilerine sunulmuş bir imtiyaz olduğunun tabi ki farkındaydılar ama bunu, sürekli kendi silahlı eylemleri ile elde ettikleri bir hak olarak gösterip bu işe bir son verilmesi için çok çabaladılar. Fakat hükümet bu tezgahın farkındaydı ve buna karşı uzun zamandan beri direnmeye çalıştı. Ama artık işin bir zaaf olarak gösterilmesi, halkı da içine alan bir şantaja dönüştürülmesi, bu duruma bir son vermeyi zorunlu hale getirmiştir.

Şanlıurfa Viranşehir’de BDP seçmenlerinin daha yoğun olduğu bir köye seçim çalışmalarına gittiğimde köydeki fanatiklerden birisi gelip bana, duydum ki devletiniz (hükümetiniz) önderliğimizi asmak istiyor, yapabilir misiniz? Yapabilir misiniz, bu erkeklik var mı sizde? Deyip konuşmamı sabote etmişti.

Kendisine demiştim ki; yapmak istediklerimizi erkekliğimizi size veya birilerine kanıtlamak için değil halkımızın menfaatini ve yasaları gözeterek yapmaktayız ve yapmaya devam edeceğiz. Ülke menfaati neyi gerektirirse o yapılacaktır ve yapılmalıdır. Sanırım bu köylü vatandaşa akıl hocalığı yapanlar, kimse artık bizim kanun dışı eylemlerimize dahi müdahale edecek güce sahip değildir deyip doldurmuşlar ve piyasaya salmışlar. Ta ki kafasına bir yerde adalet kılıcı değinceye kadar da bu tavrını sürdürecektir.

Televizyonlarda istediği kadar örgüte övgüler yağdırılmasına bir itiraz gelmediyse bu gelecek günlerin selameti içindi. Haftada birkaç günü özel günler haline getirip eylem yapılmasına, seçimlerde seçim çadırlarına molotof doldurulmasına, Emine Ayna’nın açılımı bitiren kahkahasına, Özdal Üçer’in VIP salonlarında terör estirmesine, belediye başkanlarının başbakana hakaret içeren sözlerine, İmralı’ya gidip gelen avukatların provokasyonlarına karşı halkın kitlesel bir öfke duyduğu açıktı ve bu durum hep akan kanın durması adına sineye çekilmekteydi. Mademki artık insanlar ölmeyecek, olsun Özdal Üçer istediği kadar gözlerini fal taşı gibi açıp ağzından tükürükler fışkırtarak küfretsin. Mademki Hakkari dağlarında piknik yapmaya gidilecek, olsun Fadıl Bedirhanoğlu asıl hedeflerinin tüm Ortadoğu halklarının kurtuluşu olduğunu söyleyip halkı kandırmaya devam etsin. Mademki bu ülke, kadim geleneğinin ona yüklediği rolü sahiplenme aşamasına gelmiştir varsın birileri de demokratik derebeyliklerini ilan etsin, ziyanı yok...

Ama bütün bunların yapılması yetmedi siyasi hayatında her türlü riski göze almaktan çekinmeyen başbakana bir de şantaj yapılmak istendi ve işte o zaman asıl film koptu. Aslında yapılmak istenen şuydu, hiçbir biçimde şantaja gelmeyeceğini bildikleri birisine kasten şantaj yapmaktı. Tutmayacağını bilmiyor olmaları mümkün değildi. Sanırım bu noktada hemen şöyle bir itiraz gelebilir, mademki örgüt bu yolla süreci bitirmek istiyor o halde her şeye rağmen devam etmek gerekmez mi? Elbette gerekir ve devam edecektir de. Ama artık bu sürecin sınırlarını belirleyecek olan hukuk olacaktır, iktidar olacaktır ve halk olacaktır. Örgüt ve bileşenleri yasal sürecin içinde kalacaklardır.

mazharbagli@gmail.com

http://www.stargazete.com/acikgorus/demokrasiye-karsi-siddet-haber-393759.htm