Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Demokratik Açılım Bitti Diyenlere...

27.03.2012

Eğer AK Parti ve onun lideri bu ülke için en yakın hedefi 2023 olarak belirlemişse bu ucuz hesapların içine girerek, popülizm yaparak ve birileri ile pazarlık ederek ulaşılabilecek bir menzil değildir. Bu hedefin gerçekleşmesine giden yol demokrasiden, özgürlüklerden ve insan haklarından geçmektedir.

Doç. Dr. MAZHAR BAĞLI / Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi

Evladını, ciğerparesini kaybeden bir anne için her gün ilk günkü gibidir. Çocuğunu kaybeden hiçbir anne o acıyı unutamaz. Sadece onunla yaşamasını öğrenebilir. Sezai Karakoç Balkon şiirinde, anneler için çocukların her zaman güler yüzle hafızalarına kazındığını söyler; “Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların/Anneler anneler elleri balkonların demirinde.” Onlar hep evlatlarını beklerler, hep onlar için atar yürekleri. Anne yüreğinin her daim titrediğini ve annelerin evladına olan düşkünlüğünü anlatan meşhur bir darbı mesel vardır halk arasında: Şeytani bir birlikteliğe karşılık kendisinden annesinin ciğeri istenen bir evlat, annesini canice doğrarken bıçak elini kestiğinde o acıyla gayri ihtiyari “anne” diye bağırınca kanlı elindeki anne ciğeri, şefkatle evladım diye seslenip o kanlı ele sarılır.

Annelerin göz yaşları üzerinden yürütülecek bir proje ile bu kadar derin izleri ve çarpanı olan bir meseleyi çözmek belki mümkün değil ama sorunun can yakıcılığını anlamak için çok önemli bir adımdır. Bunu görmemiş olmak sanırım en hafif tabiri ile kötü niyettir. Sayın Başbakan geçen haftalarda hem açılım projesinin bittiğini iddia edenlere hem de Kürt meselesinde bir tavır değişikliğine gittiğini dillendirenlere bu alan üzerinden adeta cevap niteliğinde olacak mesajlar içeren iki konuşma yaptı.

“Analar ağlamasın” vurgusu ve söylemi sıradan birisi için sadece bir temenni ve dua olarak okunabilir lakin bir başbakan söyleyince, bu aynı zamanda konuyla ilgili bir iradenin de varlığına işaret eder. Özellikle temel hakların gözetilmesini sağlayacak politik bir projenin uygulamaya konulmasına giden yolda neredeyse olmazsa olmaz şartlardan birisidir bu. Keza daha önce de konuyla ilgili “aynı kıbleye dönen ve cenazelerinde aynı duayı okuyanların” varlığının içerdiği büyük çelişkiye de işaret etmişti.

Çözüm için bilinen tek yol

Bu var olan soruna bakışta bir kırılma noktası olarak da görülebilir. Çözüm için bilinen tek yolun denenmemiş bir başka şiddet türünü keşfetmek değil, kadim birlikteliğin izini sürerek yeniden kardeşliğin diriltilmesi olduğuna işaret vardır.

Bu sorunun çözümü ne kadar gecikirse o kadar derinleşeceğinin ve çarpan etkisinin daha fazla olacağını bilen birisi olarak konuyu buradan başlatmak istiyor.

Ve bundan dolayı da Başbakan, hem il başkanları toplantısında hem de Mardin’deki konuşmasında konuyla ilgili bu iki noktayı; “bedeli ne olursa olsun bu sorunu çözme konusundaki kararlılığını” ve ikinci olarak da akan kanın bir “kardeş kanı” olarak gördüğünü vurguladı.

Ancak sorunun hep böyle kanlı bir senaryo olarak kalmasını isteyenler, bu tür konuşmaları ve yaklaşımları 2014’e yönelik siyasi hamleler olarak yorumlayarak boğmak istemektedirler. Denilmektedir ki gerçekleşecek olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri için gerekli alt yapıyı oluşturmaya çalışan başbakan “devletle” bir anlaşmaya vardı ve bunun karşılığında da Kürt meselesinde statükocu bir konuma geri döndü. Bu iddiayı en çok dile getirenlerin başında da PKK-BDP çevreleri ve onlarla aynı paralelde olan kimi yazarlar dile getirmektedirler.

Aslında Başbakan’ın bu duruşu esas olarak iki kesimi hep tedirgin eden ve aynı zamanda çözümün de anahtarını içinde barındıran bir yaklaşımdır. Kürt meselesini belli bir format içine mahkum eden Türk ulusalcıları ile her Kürdü kendi ideolojisinin kulu haline getirmek isteyen Kürt ulusalcıları bu söylemden ve duruştan hep rahatsız oldular. Başbakan konuyu kardeşlik temeline çektikçe onlar özellikle bu alanın dışına taşıma çabası içinde oldular. Başbakan sorunu çözmek için yol arayınca onlar her yolun kapalı olduğunu ellerinden geldiğini göstermeye çalıştılar.

Lakin bu duruma hayret edilmesinin hayrete değer bir durum olduğunun da farkındayım, ancak bu konuda gerçekten bir duyarlılık sahibi olduğundan kuşku duyulmayan çevrelerin de bu söylentilerin etkisinde kalarak bugüne kadar kat edilen yolu bir çırpıda silmeleri her şeyden önce iyi niyetle bağdaştırılamayacak bir tavırdır ve Başbakan’ın da asıl asabını bozan burasıdır bence. Her halde faşistlerin bu sorunun çözümüne bir katkı sağlamasını beklemiyor.

Tabi ki burada Başbakan’ın bu konudaki planlarıyla ilgili bir izahatta bulunma yetkisinde değilim ama bildiğim o ki, Başbakan’ın halka ve ahlaka rağmen herhangi bir güç ilişkisi ya da aktör ile herhangi bir pazarlık içinde olmayacağıdır. Aslında AK Parti’de siyaset yapan her doğulu aktör, söz konusu çevrelerden az ya da çok benzer bir tepki almıştır. “Neyin karşılığında oradasınız?” gibi çirkin bir ifade pek çoğumuzun yabancısı olmadığı bir söylemdir. Her adımını pratik bir amaç doğrultusunda atanların diğer insanları da hep kendisi gibi görebilmelerini anlamak mümkün ama bu durumu kendisi için meşru ötekisi için gayri meşru görüp bunu bir meziyet sanmayı anlamak kolay değildir.

Kim statükocu?

Başbakan’ın statükoya yanaştığına dair görüşler çoğunlukla ya bir konuşmanın satır aralarındaki bağlamı farklı olan ifadelere ya da bir başkasının bu konudaki yazdıklarına referansla dile getirilmektedirler. Kürt meselesinde demokratik tavırdan uzaklaşıp statükocu bir tutum içine girildiğine ilişkin işaret edilen tek maddi delil, PKK terör örgütünün sivil derebeylik yapılanması olan KCK’ya yönelik yürüyen davadır. Şunu belirtmek gerekir ki, sivil bir yapılanmanın ilk nüvesi olduğu söylenen bu oluşumun lideri bilindiği gibi Karayılan’dır ve o da dağdadır (eli silahlıdır). İkincisi de bu yapılanmanın sivilleşmeyi sağlayacak bir dönüşüm olduğu söylenmektedir ki hemen sormak lazım, BDP için bölgede sivil kurumlar oluşturma ile ilgili nasıl bir sorun yaşandı da buna ihtiyaç duyuldu? Bölgedeki hangi ilde bunlarla organik bağı olmayan bir STK yoktur?

Eğer AK Parti ve onun lideri bu ülke için en yakın hedefi 2023 olarak belirlemişse ucuz hesapların içine girerek, popülizm yaparak ve birileri ile pazarlık ederek bunun gerçekleşmeyeceğini de çok iyi bilirler. Bu hedefin gerçekleşmesine giden yol demokrasiden, özgürlüklerden ve insan haklarından geçmektedir ve onlar da bu durumun farkındadırlar. Kürt meselesi var olduğu sürece 2023 hedefi sadece bir vaat olmanın ötesinde reel değişimleri beraberinde getiren bir dönüşüm olarak gerçekleşmeyecektir. Kürt meselesi çözülmediği sürece Orta Doğu’daki rol model olma pozisyonu sadece romantik bir ütopya olarak kalacaktır. Peki bu hedeflerden ve tarihsel hinterlant ile olan kadim bağların yeniden kurulmasını sağlayacak olan bir yoldan ve projeden Sayın Başbakan’ın vazgeçmesi mümkün mü?

Elbette mümkün değildir ve tüm bu projelerden ve gelecek tasavvurundan vazgeçildiğine dair herhangi bir somut veri de yoktur elimizde. Tabi ki ne Başbakan geri çekilmiştir ne de demokratikleşme süreci durmuştur.

Demokrasinin mayınlı yolları

Sadece demokrasinin yoluna döşenen mayınların temizlenmesi çabası zaman almaktadır hepsi bu. Bir tavır değişikliğinin var olduğu yönündeki iddialar, sadece bir perdeleme girişimidir ve bunun hangi amaçla yapıldığı da malumdur.

Birkaç zaman önce Alper Görmüş, başbakanın zamanla içerden dönüştürülerek Demirel sendromuna tutulduğunu veya tutulmaya başladığını dile getiren bir yazı yazmıştı.

Evet, sayın Görmüş bu konuda bir kuşkusundan bahsediyordu ama asıl vurgulamak istediği ise sayın başbakanın özellikle de Kürt meselesinde dönüşmüş ve devlet refleksi ile hareket eder hale gelmiş olduğudur. Yazının girişinde başbakanın tıpkı Demirel gibi giderek milletten uzaklaşıp devlete yaklaştığını ve bu hali ile “rejimin en başarılı devşirmesi” olan Demirel ile benzerlikler göstermeye başladığını söylemekteydi.

Başbakan’ın “bedeli ne olursa olsun bu sorunu çözme” konusunda kararlılığımız devam ediyor denildiğinde mahcubiyet duyulup duyulmadığını bilmiyoruz ama biliyoruz ki o, bu soruna farklı bakmakta ve asıl ait olduğu alana, demokrasi ve özgürlükler alanına dahil etmek istemektedir.

Ez cümle, Başbakan Kürt meselesinde tavır değişikliğine gittiğine ve açılımın bittiğine dair dedikodulara can alıcı bir alan üzerinden cevap verdi ve durduğu yeri bir kez daha hatırlattı. 2005 yılında Diyarbakır’da söylediklerimin arkasındayım ve bu meselenin can yakıcılığını da biliyorum dedi. Nitekim bugüne kadar yaşananları göz önüne alarak da olaya nasıl baktığını ve hangi riskler aldığını görmek mümkündür.

Ancak bu konu öyle sabahtan akşama çözülecek bir mesele değildir. PKK ve bileşenlerinin “her hizmete hazır olan önderliğe” yetki verilmesi durumunda bu sorun bir haftada çözülecektir dediklerine itibar etmemek gerekir. Eğer bölge halkının gerçekten itibarını kazanmış bir önderlik durumu söz konusu ise bu konuda ayrıca birilerinden yetki istemesine gerek yok. Buyursun çözsün ve bu itibarını daha da büyütsün. Ancak niyet ve çaba bu meselenin çözümü değil, bölge halkı üzerindeki vesayetin devamıdır. Kurulmuş olan derebeyliğin daha da derinlere nüfuz edebilmesini sağlayacak bir mitolojinin tesisi için ise bu konuda kimse bir beklenti içinde olmasın.

Başbakan’ın Kürt meselesi ile ilgili durduğu yeri yeniden hatırlatması ve bunu da özellikle il başkanları toplantısında dillendirmesinin önemini de ayrıca vurgulamak gerekir. Bu konudaki kararlılığını bir kez daha vurgulaması çözümden vazgeçilmediğini göstermesi tüm bu eleştirilerin ne kadar yersiz olduğunu göstermektedir.

mazharbagli@gmail.com