Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Deprem Metafiziği (Mazhar Bağlı)

16.05.2011

Prof. Celal Şengör, “Bu kafayla depreme hazırlıklı olmamız imkansız, bilimsellikten uzak bir iktidar var, bunlar evrim teorisine karşı çıkıyorlar, halkımız bu gerçeği görüp ona göre yaklaşan seçimlerde tercihini belirlemelidir” demeye getiriyor. Nasıl ama... Bilimsel bir açıklama değil mi?

Deprem söz konusu olduğunda konunun bilimsel kısımları hakkında mebzul miktarda açıklama dinleriz, okuruz. Hemen her TV kanalında bir uzman bir akademisyenin demeçlerine rastlarız. Ancak bunun yanında konuyu metafizik-dini bir çerçevede hatta din-bilim ikileminde değerlendirenler de olur. Japonya’da meydana gelen depremden hareketle Habertürk televizyonunda Türkiye’deki olası bir depremle ilgili ‘bilimsel’ açıklamalarda bulunan Prof. Celal Şengör’ün “bu kafayla depreme hazırlıklı olmamız imkansızdır, bilimsellikten uzak bir iktidar vardır, evrim teorisine karşı çıkan bir anlayışın yetiştirdiği insanların depreme hazırlıklı olmaları mümkün değildir. Halkımız bu gerçeği görüp ona göre yaklaşan seçimlerde tercihini belirlemelidir” mealindeki sözleri bu yaklaşıma veciz bir örnektir. Din ile bilim arasındaki ilişkiyi deprem üzerinden okumak ne kadar doğru bir yaklaşım, emin değilim ama dinin ‘dünya’ ile ilgili temel buyruklarının asıl amacı bu dünyaya veya varlığa bir ‘değer’ katmaktır, bunun dışında herhangi bir amacı da yoktur. Her şeyin belli bir düzen ve kural içinde gerçekleştiğini buyuran bir din için var olan doğa yasalarını bilmek onlara boyun eğmekle paralel bir çizgide yürümez.

İnsan doğanın efendisi mi?

Doğanın yasaları vardır. Bunları bilmemiz doğa üzerinde egemenlik kurmamızı da zorunlu olarak beraberinde getirir mantığı ise modern ve ilerlemeci bir anlayışa dayanır. Doğanın sırrına vakıf olmak için yasalarını öğrenmek isteyenle ona egemen olmak için sırlarını keşfetmek isteyenin arasındaki farkı fark edemeyenler bu konudaki ince çizgiyi göremezler. Doğa kanunları ile ilgili bilgiye ilişkin en açık ilahi buyruk, Mekkeli müşriklerin ayın hareketleri ve halleri üzerinde sordukları soru ile inzal olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de konu şöyle anlatılır: “Sana, (ayın) hilâlleri soruyorlar. De ki: Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir. Ama iyi davranış, takva sahibi (Allah’a karşı gelmekten sakınan) insanın davranışıdır. Evlere kapılarından girin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.” Bu ayetin devamında gündelik hayatta da insanların nasıl bir davranış ve tavır içinde olunmasına ilişkin bir vurgunun olması esas olarak konunun yukarıda bahsi geçen ‘değer’ ile ilgili bağlamına da bir işarettir. Modern dünyanın tekleştirdiği bir bilimsellik perspektifinin her şeyi asıl bağlamından koparıp metaya dönüştürdüğü bir dünyada elbette deprem sadece bir yer sarsıntısı olarak görülür. Ama işin içinde ‘ilahi bir uyarının’ da olduğunu düşünmek konuya sadece bir ‘değer’ katar ve söz konusu bilimselliği de gölgelemez.

‘Şey’lerin tek hakimi...

Doğa bilimlerinin Hıristiyan dünya görüşünden bağımsız olarak gelişmesine öncülük eden ilk düşünürlerden birisi de Descartes’tir. O, din ile ilmin birbirlerinden bağımsız oldukları ilkesini ortaya koyarak her bir alanın kendine özgü aletlerinin varlığından bahseder. Modern dünya bu ayrımı farklı düzlemlere ilişkin ilkeler olarak kabul edip tamamen alanların ayrışmasına gidilmesi yönünde bir dönüşümü doğurdu.

Bu anlayış aynı zamanda Tanrının giderek doğadan uzaklaşmasını da beraberinde getirmiştir. Tanrının giderek doğadan uzaklaşması, yeni bir doğa anlayışına neden olmuştur. Doğanın insan tarafından kurgulanmasını mümkün kılan, Tanrının doğanın ‘içinde’ değil ‘dışında’ olduğu anlayışıdır. Tanrı’dan, mitolojiden ve insanlar üzerindeki o kutsal durumun gizemli etkisinden arındırılan doğa, artık soyut tartışma zemininden somut bir alana kaydırılmıştır. Keşfedilebilir ve hesaplanabilir bir nesneler bütünlüğü olmasının ötesinde hiçbir gizemi ve büyüsü kalmamıştır. Gözlem ve deneyin konusu olabilen evren, şeyleştirilmiştir. Esasen şeyleştirmeyi (nesneleştirme) de metot sorunuyla ele almak gerekir. Çünkü sonsuz sayıdaki ‘şeylerin’ tek tek bilgisine varmak en azından teorik olarak mümkün değildir. Sahip olduğumuz bu bilginin içinde bir kutsalın olması ona karşı bilgimizi değil duruşumuzu ve bakışımızı etkiler. Doğal bir afetin aynı zamanda ilahi bir ikaz gibi okunması onun afet olma durumunu ortadan kaldırır mı?

mazhar@dicle.edu.tr
Doç. Dr. MAZHAR BAĞLI
Dicle Üniversitesi Sosyoloji Bölümü