Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Devlet elden gidiyor..

09.04.2013

Siyaset felsefesinin temel çabalarından birisi de bireylerin kendi kendilerine sorabilecekleri “devlete neden itaat etmeliyim?” sorusunun cevabını aramaktır.

 

Bu sorunun cevabını geçmiş dönemlerde ağırlıklı olarak “toplumsal menfaat”, günümüz dünyasında ise “bireysel özgürlük” ekseninde kurulan temel önermeler oluşturmaktadır.

 

Geçmiş dönemlerde insanlar sahip oldukları kültürün, ideolojinin ve inancın ancak devlet ile birlikte var olabileceğine inanıyordu ve onu da bu açıdan ele alıp değerlendiriyor ve konumlandırıyordu.

 

Devlet sadece bir yönetim mekanizması değildi, aynı zamanda ideolojinin, inancın ve kültürün de temel taşıyıcı ajanı ve aktörü idi. Bu anlayışın en somutlaştığı dönem uluslaşma sürecidir. Ulus devletlerde vatandaşın varlığı ve yaşamı devlete “feda edildiği” oranda vardır ve kıymetlidir.

 

Bundan dolayı da ulusalcı devletler, sadece ve sadece “bir” temsilin varlığına imkan tanıdılar. Bu temsil etnik olabileceği gibi ideolojik de olabilir dini de. Fark etmiyordu.

 

Bizim ülkede devlet-toplum uyumu hep bir sorun olduğu için devletin hangi temsili (ya da aktörleri) içermesi gerektiği ile ilgili konu sürekli tartışmalı olmuştur. Devletin kimi ya da kimleri kuşattığı değil, kimin ya da kimlerin devlete bağlı (feda) olduğudur asıl sorunsal. Hatta devlete hizmet edebilmenin dahi bir standardı vardır. Herkes bu “ulvi görevi” yapamazdı.

 

Ancak onun ideolojisini benimseyenler ve kendi düşüncesini bir çırpıda rafa kaldırabilenlere bu alanda çalışmaya izin verilirdi. Ve devlet, her zaman birileri tarafından “ele geçirilecek” bir aygıt olarak görülürdü bundan dolayı.

 

Birileri bu aygıtı ele geçirip resmi ideolojinin dışında bir ideolojiyi, dini ya da kültürü var edebilir.

 

Statükocuların aslında milleti değil devleti daha çok kutsamalarının ve kendi mülkleri gibi görmelerinin nedeni gerçekten onu benimsemiş olmalarından değil aksine onun gücü ve ideolojik aygıtları sayesinde var olabilmeleridir.

 

Bugün artık devlet, belli bir ideolojinin ya da inancın taşıyıcı ajanı olarak görülmüyor. Böyle bir işlevi ne kadar sağlıklı bir şekilde yerine getirdiği konusu da ayrıca kuşkuludur.

 

Daha çok kişilerin sahip oldukları hakları koruyan bir mekanizma olarak görülmektedir. Dahası bu durum onu hem daha çok güçlü hale getirmekte hem de itibarını arttırmaktadır.

 

Türkiye, kişi hak ve özgürlüklerini genişleterek temel sorunlarını bertaraf etmektedir. Bu durum sadece devletin işlev değişikliği anlamına gelir. Onun itibarının zedelenmesi ya da elden gitmesi anlamına gelmez.

 

Dünya ile eşzamanlı olarak gerçekleşen bu değişim sürecine ayak uyduramayanlar bildik yöntemlerle, korku ve endişeler pompalayarak değişime direnmektedirler. Çözüm sürecinin “Türklük” için bir tehdit olarak gösterilmesi de bundandır.

 

Elden giden Türklük değil imtiyazlardır. Kamu eliyle var olma imtiyazıdır. Son olarak, bundan on onbeş yıl öncesine gidin o gün “irtica” konusunda söylenenleri ve yazılanları bulun. Bugün de “çözüm süreci” ile ilgili söylenenleri ve yazılanları önünüze serin,  “çözüm süreci” kavramının yerine “irtica” kelimesini koyun. Bakın bakalım değişen bir durum var mı?