Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Devlete Uzanan Eller Kırılır (Mazhar Bağlı)

29.06.2011

Bugün modern dünyanın kabul ettiği temel ilkelerden birisi de silahlı güç kullanımının ancak devlet eliyle meşru olabileceğidir. Nedeni de çok basittir; bu güç her zaman ortak kanaatlerin oluşturduğu bir erkin elinde olmak durumundadır ki bir başkasına haksızlık yapılmış olmasın, terör neşvu nema bulmasın ve insan hayatı tehdit altında olmasın.

Aksi halde “elinde” veya “belinde” silah olan her bir yetkili kendisini devletin tüzel kişiliğini temsil eden bir konumda görebilir ve tarih bu tarz davranan despotlarla da doludur. Devlet denilen yönetim organizasyon örgütlenmesi de zaten temelde bireylerin ortak oydaşmasına dayanan bir yapılanmadır. Devletin doğal bir varlık alanı mı yoksa tarihsel bir varlık alanı mı olduğu sorunsalı ise hem felsefi hem de epistemolojik bir sorundur.

Devlet, bir yönetim organizasyon örgütlenmesidir ve bu organizasyonun içindeki her kes “işlevsel” olarak eşit bir konumdadır. Ancak varlığını tarihsel koşullardan alan devletlerde temsil yetkisi daha çok silahlı gücün elindedir. Doğal olmayan dinamiklerle kendi varlıklarını konumlandıran devletlerin en büyük sorunu tarihsel koşulların ortadan kalkmasıyla karşı karşıya kalacakları meşruluk problemidir. Bundan dolayı da tarihsel devlet, ki Marxist gelenekte de devlet tarihsel bir varlıktır, genelde dayatmacıdır ve baskıcıdır. Bu baskıyı da en çok silahlı güç üzerinden yürütür.

Doğal devletler, kendilerine “kafa tutanlarla” hukuk yoluyla mücadele ederler. Ama tarihsel devletler ise silahla/copla. Bunun en uç örneği belki de Pol Pot’un Kamboçya’daki Kızıl Kmeleridir. Bilindiği gibi Pol Pot, insanların gözlüklü olması, ellerinin nasırlı olmaması, temiz giyimli olmaları dolayısıyla burjuva olduklarına hükmederek idam etmişti. Asıl amacı bir proletarya sınıfı ve devrimini gerçekleştirmekti. Her kes proletarya olunca da devrim kendiliğinden gelecekti ve bunun için de 7 milyonluk ülkede yaklaşık olarak 3 milyon civarında insanı katletmişti.

Dün taksim meydanına yürümek isteyen işçilere hükümet izin vermedi. Buna kalkışanlara karşı müsamahalı davranmayacağını ilan etti ve nitekim öyle de oldu. Polis yani devletin silahlı gücü, devletin gücünü en kaba biçimde gösterdi ve sendikalar düşündüklerini yapmadılar/yapamadılar. Ergenekon tarzı bir çete tarafından bundan otuz küsur yıl önce katledilenlerin anısına sahip çıma adına Taksim’in seçilmesine hükümetin karşı duruşunun makul gerekçesi nedir acaba? Sadece provokasyon mu yoksa “ötekisine” karşı olan tahammülsüzlüğü mü? Taksimde masum insanları/işçileri katleden/öldüren tarihsel varlığın doğallaşmasının sonucunda en çok zarar görecek olan hükümettir, devletle ortak paydalara sahip olamayanlardır, halktır. Devlet gücünün hukuksuz ve orantısız bir biçimde kullanılmasının önünü açan hükümet bilmelidir ki aslında bu güç en çok onlara bilenmektedir. Açılan kapatma davası, herhangi bir kadroya atama yaptıklarında koparılan kıyametler, CHP’nin her fırsatta onları bir çok konuda rüştünü ispata daveti ve ayak takımı muamelesinden de mi bunu anlamıyorlar?

Kendisini tarihsel bir varlık olarak gören bu devlet hiç kimseyle hiçbir zaman barışık değildir. Bu ontolojik bir sorundur el değiştirme ile ilgili bir sorun değildir. Devletin el değiştirmesi bu ontolojik referansları değiştirebilecek olan en pratik yoldur ama tek yol değildir.

Devletin yanlışlardan arınabilmesinin tek yolu da yaptığı yanlışları alenileştirmektir ki bir daha kimse bu yanlışların içinde olmasın. Hepimiz öyle değil miyiz? Gizli saklı kalan hatalarımızı biz bile kendi kendimize unuttururuz.

Ak Parti devletin sahip olduğu gücü orantısız bir biçimde kullandırtmayacağı bir iktidarı müjdelediği için bu kadar büyük bir halk desteğini alabilmişti. Peki ona bu aklı şimdi kim veriyor veya onlar da bizi bu anlamda aldatıyorlar mı? AK Parti Batı standartlarında bir yapılanmaya gitme yerine neden CHP standardında bir yapılanmaya doğru kaymaktadır? Emniyet güçlerini Diyarbakır’da şehit edilen Emniyet Müdürü A. Gaffar Okkan gibi bir tutum içinde olmasını sağlamak yerine neden Ergenokuncular gibi davranılmasını istemektedir?

Esasında Türk modernleşmesi ve devlet yapılanması normal şartlarda bir devletin sahip olması gereken asgari gereklerin önemli bir kısmına sahip ol(a)madı bugüne kadar. Çünkü bu modernleşme temelde bireyi değil devleti kendisine konu edinmiştir. Böylece, düşünsel köklerden yoksun olan Türk modernleşmesinin temel iddiası, sosyo-ekonomik bir dönüşümü sağlamaktan önce politik bir dönüşümü sağlamak olmuştur. Modernleşmenin bu şekilde düşünsel arkaplan ile sosyo-ekonomik değişimden yoksun olarak algılanmış olması, beraberinde buna denk düşen bir hukuk anlayışını da getirmiştir. Farklı bir anlatımla, uyarılmış modernleşmeye sahip bizim gibi toplumlarda, bu modelin mantıksal ve eylemsel sonucu, siyasal değişimin gerçekleştirilmesi olmuştur. Bu ise, doğal olarak kaçınılmaz bir şekilde pozitif hukukun öncelliği sorununu gündeme getirmiştir.

Oysa, organik gelişme modelinin yaşandığı toplumlarda durum böyle olmamış; tam aksine, hukuk, düşünsel ve sosyo-ekonomik değişimin bağımlı unsuru olmuş ve böylece türev/araçsal bir konuma sahip olmuştur.

Hukuka değil güce dayalı meşruluk anlayışı ilkel bir anlayış olup dünyanın anlamakta zorlandığı temel politik tavır alışlarından birisidir.

Bireyi değil devleti önceleyen algılama biçimi de tüm siyasi oluşumları peşinen mahkum ederek devletçi refleksin ontolojik bir zorunluluk olmasına neden olmuştur. Artık durum öyle bir hal almıştır ki kim iktidara gelirse gelsin devletin gücünü eline alarak toplumu dizayn etmeye koyuluyor. Devlete uzanan her kolu “hukuk” ile değil kaba kuvvet ile “bükerek kıran” ve “koparan” bir anlayışı başka hangi gerekçe ile izah edebiliriz?