Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Ey Oruç! Tut bizi

10.07.2013

Türkiye’nin pek çok yerinde, Ramazan ayında oruç tutmak adeta Müslüman olmanın biricik şartı olarak görülür. Oruç dinin bir direğidir. Özellikle bu durum Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde çok daha yaygındır.

 

Benim memleketim olan Şanlıurfa’da da Ramazan ayında oruç tutmak iman sahibi olmanın en önemli kriterlerinden birisi olarak kabul edilir insanların gözünde. Muhtemelen bu coğrafyada, oruç tutmanın meşakkatli olmasındandır.

 

Belki de insanların bu zorluğu göze almalarını teşvik etmek içindir. Ama her ne olursa olsun bu coğrafyada, özellikle de yaz aylarındaki Ramazanda oruç tutmanın manevi hazzı bir başkadır.

 

Her ibadet gibi orucun da koşulları vardır. Meşru bir özrü olanlar, hastalar, seferi olanlar ve çocuklar vb. bu ibadeti yerine getirme mükellefiyetinde değildirler.

 

Ramazan ayında ulu orta yemek yiyen birisini peşin hükümle yargılamak asla doğru değildir.

 

Elbette oruç tutanlara karşı gereken saygının ve hassasiyetin gösterilmesini beklemek en doğal hakkımızdır ama oruç tutmayanları da peşin yargılarla mahkum etmek ya da iradesi üzerinde bir baskı kurmak doğru değildir.

 

Nerdeyse her Ramazanda oruç tutmayanların saldırıya uğradığına dair özellikle belli yayın organları tarafından birkaç haber “hazırlanır”. Bu haberlerle iki şey hedeflenir, birincisi oruç tutanların dinin temel esprisi olan hoşgörüden uzak olduğunu vurgulamaktır. Her ne kadar oruç tutuyorlarsa da aslında bu insanların boş bir eziyet çektiklerini anlatmak ya da bu yönde bir imaj oluşturmaktır.

 

İkincisi de şudur, oruç tutmanın tamamen toplumsal baskı sonucu gelenekselleşmiş bir ibadet olduğu fikrini yaymaktır.

 

Oysa oruç tutanlar hem son derece hoşgörülü olmaya çalışırlar hem de ibadetler içinde en çok kişisel iradeye bağlı olandır.

 

Her ne olursa olsun insanların ibadet edip etmeme konusunda iradelerine yönelik herhangi bir baskıda bulunmak en azından ibadetin genel mantığına göre son derece riskli bir amacı doğurabilir. İbadet için esas yönelmesi gereken hedefin şaşırmasına neden olabilir ki bu durum dinin en çok uzak olunmasını arzu ettiği bir psikolojidir.

 

Ramazan’dan bir gün önce sosyal medyada esprili bir mesaj dolaşıyordu, adamın birisi karakola gitmiş, oruç tutmadığı için mahalle sakinleri tarafından darp edildiğini söyleyip şikâyetçi olmuş. Emniyet görevlileri henüz ramazanın başlamadığını söyleyip müştekiye çay ikram edip göndermişler.

 

Umuyorum ve inanıyorum ki bu ramazanda da oruç tutmadığı için o “muhayyel” vatandaşa birileri tarafından bir “meydan dayağı” atılacağına dair haberler yapılacak veya yapılmaya çalışılacaktır.

 

Bir başka ifade ile muhafazakarlar ve oruç ile ilgili özel amaçlı haberler yapmak isteyenler olacaktır, ama bize düşen bunlara fırsat vermemektir. Herkesin dini de ibadeti de kendisinedir. İslam’da aslolan iç denetimdir. Ki bunu efendimiz nefisle olan mücadeleyi daha çok önemsediğini işaret ederek göstermiştir.

 

Oruç tutmayanı tahkir etmek ya da darp etmek onu iradesinden ayırmak anlamına gelir ki bu türden pratiklerin dini bir referansı olamaz. Çünkü din kişileri iradesinin “seçimi” üzerinden hesaba çeker.

 

Son olarak, Ramazan ile ilgili en çok manevi haz aldığım durum iftara on, onbeş dakika kala hazırlanmış olan sofranın başında beklemektir. Ezanı beklemek. Hz Bilal’in sesini bekler gibi beklemek. O an bana hep kulluğun en somut göstergesi gibi gelmiştir.

 

Yüce Allah’ın meleklere “bakın bakayım ne görüyorsunuz” dediği ve meleklerin de “kulların senin emrine uymuşlar ve vaktin dolmasını bekliyorlar” dediği andır o an. “O zaman benim rahmetim de onların üzerinde olacaktır” dediği an ve mekândır.