Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Gençliğe Dair Kamusal Beklentiler

00.00.0000

Kininizi unutmayın çağrısı tamamen bilince yönelik bir mesajdır. Zalimi sahip olduğumuz merhamet gereği affedebiliriz ama zulmü asla unutmayız. Bu temel ilkenin arkasında “yeryüzündeki tüm karanlığa kurumsal ve toplumsal olarak karşı duruş” vardır ve dinin öngördüğü temel mesajlarla da ortak bir paydada buluşur.

MAZHAR BAĞLI / Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

Geçmiş, insanın içinde bulunduğu ana ilişkin referanslar içerir, şimdi genel durum ve vaziyet alışları, gelecek ise her ikisinin nasıl bir kazanıma dönüşeceğinin planlarını içinde barındırır ve bundan dolayı da her iki halden daha dikkat çekicidir. Bu çerçevede toplumun geleceğine ilişkin kaygılar ve planlamalar gençlik ile ilgili konularda kesişir ve gençliğe yönelik çalışmalar ve kaygılar hep bu gelecek kurgusu içinde temel bir parametre olarak var olurlar. Her bir ideoloji ve siyasi hareket için geleceğin teminatıdır gençlik ve herkes geleceğine ilişkin asıl yatırımları da bu alana yaparak kendisini kalıcı kılmak ister. Gençlik üzerine yapılan spekülasyonları bir kenara bırakarak söylemek gerekirse toplum için kaygı taşıyanlar gençlik konusunda bir proje sahibi olanlardır. Onları evrensel normlar çerçevesinde bir değersahibi olmasını arzulayanlardır. Lakin bu konu hep özgürlük, adalet, yetkinlik, devlet ve toplum mühendisliği gibi konuları da içererek konuşulagelmiştir. Gençlik ile ilgili uygulanabilecek olan her politikanın bu konuların ortak paydasında konuşulmasının nedeni de gençlik-gelecek ikileminin ontolojik akrabalığındandır. “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.”

Necip Fazıl ve Hak-batıl

Başbakan’ın AK Parti Gençlik Kolları Kongresi’ndeki konuşmasında geçen bu ifadeler bilindiği gibi büyük aksiyon adamı Necip Fazıl Kısakürek’in İman ve Ahlak Gençliğine Hitabe’sinden alınmıştır. Dolayısıyla meseleyi üstadın anlayışı çerçevesinde düşünmek gerekir. Meseleyi böyle ele almayanlar ya konuya vakıf değiller ya da bir başka amaç peşindeler. Necip Fazıl Kısakürek’in İslami anlayışı basit kısır çekişmelerin ötesindedir ve Hak-Batıl mücadelesi zeminine oturur. Türkiye’nin inşasına katkı sağlamış olan her mütedeyyin insan bilir ki, milli mücadeleyi ateşleyen güç, bu mücadelen neşet eden imandır. Bu açıdan bakıldığında, Urfa ve Antep’teki sert karşı koyuş ‘gavur’un fiiline duyulan kin sebebiyle ortaya çıkmıştır, demek gerekir. Aksi durumda mesela, her durumda insanları seviyoruz, Fransızlar da insandır o halde onları da seviyoruz diyenlerin fiille Fransızları veya Sırpları veya Yahudileri ayıramamak sebebiyle mücadele başlatamayacaklarını söylemekşaşırtıcı olmayacaktır. Burada şu temel İslami kaideyi hatırlatmak yerinde olacaktır: Allah yarattığından razıdır, razı olmadığı şey onun fiilidir. Bu temel kaide doğrultusundadüşünürsek, ‘dinle kin yan yana olur mu?’ veya “hani yaradanı severdik yaradandan ötürü” türünden serzenişlere veya şikayetlere yer olmadığını kabul etmek gerekir. Bir eylem, kimden hangi gruptan veya milletten sadır olursa olsun nitelikçe aynıdır ve sadır olduğu memba ile özdeşleştirilemez. Bu bakımdan, mesela Sırp devletinin politikaları neticesinde ortaya çıkmış olan katliamlar sebebiyle bütün Sırpların düşmanı olmak mantıksal olarakdoğru olmadığı gibi varoluşun temel ilkelerine de aykırıdır. Burada doğru olan şey, eyleme düşman olmak veya kin gütmektir. Kötü eylemin sadır olduğu kişi, grup, cemaat veya milletten pekala iyi eylem de sadır olabilmektedir. Çünkü insan ve toplum iyi-kötü, güzel-çirkin ve hak-batıl arasında akıp gitmektedir. İnsanla eylem arasındaki ilişkinin niyetsellik aracılığıyla vuku bulduğunu ve esasta bu ilişkinin arızi bir ilişki olduğunu bilenlerin, neye kin gütmeleri gerektiğini en iyi bilenler olduğunu söylemek ahlaki ve vicdani bir gerekliliktir. Necip Fazıl Kısakürek ve Başbakan fiilin düşmanıdırlar ve bu fiil en yakınımızdan bile sadır olabilir. Ne bu kin diyenler bu zamana kadar insanlara ve halklara düşman olup zulüm işleyenleri nasıl alkışladıklarını hatırlayıp utanmalıdırlar.

Kinini unutmamak ne demek?

Kininizi unutmayın çağrısı tamamen bilince yönelik bir mesaj olup politik bir tutum içermez. Evet, zalimi sahip olduğumuz merhamet gereği affedebiliriz ama zulmü asla unutmayız. Bu temel ilkenin arkasında “yeryüzündeki tüm karanlığa kurumsal ve toplumsal olarak karşı duruş” vardır ve dinin öngördüğü temel mesajlarla da ortak bir paydada buluşur.

Bugün dünyanın en çok konuştuğu konulardan birisi de dindir, inançtır. Bir değer oluşturma çabasında evrensel bir bağlam sahibi olma yolunda en vazgeçilmez parametrelerden birisidir din. Sadece bir tutum sahibi olma durumunu içermez, aynı zamanda bir inanma projesi olan her din, müminlerinden belli başlı bir takım tutum ve davranışlar sergilenmesini ister. Bunun yapılması halinde de elde edecekleri mükafatları, aksi durumda ise karşılaşacakları cezaları da vurgulayarak hayatın içine dahil olurlar. Bütün bunlardan murat ise bireylerin vicdani arınmalarını sağlamasını gerçekleştirmektir. Bundan dolayı da din, her şeyden önce evrensel değerlerin üretilmesi ve bir sonraki nesillere aktarılması için de gereklidir. Vicdanlarımızın derinlerinde yer edinmekle beraber sosyolojik bir dönüşümü de içerir. Dini, ideolojilerden ayıran asıl özelliği de budur. Daha iyi olduğuna inanılan bir dünyanın (ütopyanın) sadece fikri alt yapısını oluşturmayı değil bizzat yaşayarak ortaya koymayı doğrudan buyurması da bundandır.

Dindar nesil istememek

Dindar bir nesil istemenin tam da bu durumla ontolojik bir zorunluluktan kaynaklandığı söylenebilir. Daha açık bir ifade ile her kesin kendi kutsalı içinde bir bağlam ve etik sahibi olması içindir. Evrensel değerlerin ve bunlara göre üretilmiş olan normların korunması ve bunların bir sonraki nesle aktarılması için gerekiyor. Antropolojik eksenimiz olan temel değerlerimizi benimsemiş ve buna uygun normlar üretmiş bir gençliğin oluşmasını kim istemez ki? Geçmiş ile gelecek arasındaki temel hat bu değil midir? Dindar gençlikten kasıt kafası örümceklerle örülü, dünyaya kapalı kendi toplumuna kör insanlar değildirler. Bu isteğe karşı çıkanlara sorulması gereken temel sorulardan birisi de aslında bugüne kadar hangi tarihsel dönemde dindar bir nesil yetişti ve bahse konu edilen endişeleri haklı çıkaracak zorbalıklar ve kör dövüşleri yaşandı? Hele Türkiye için çok uzun bir süredir bu tarz bir sosyolojik dönüşümün hiçbir emaresine izin verilmediği çok açıktır. Bu memleket dindar bir gençlik gördü de bir zarar mı gördü ki buna karşı çıkılmaktadır? Dindar bir gençlikten kast edilenin sadece Müslümanlar için arzu edilen bir talep değildir elbette. Her inanç grubunun kendi dinine uygun değerlere sahip bir nesil yetiştirmesine imkan tanımaktır. Her kes beyaz, Türk ve sunni Müslüman olsun değildir. Alevi de kendi inancını çocuklarına öğretmeli, gayri Müslim de.

Burada dini değerlerden kast edilen esas olarak semavi dinlerin ortak paydasında bulunan “evamiri aşare”dir (on emir) ve bu değerler bütün bir insanlığı ayakta tutan temel parametrelerdir.

Pek çok dinin de temel ilkeleri olan on emirde belirtilen; tanrıdan başka ilah edinmeyeceksin, puta tapmayacaksın, babana ve anana hürmet edeceksin, katletmeyeceksin, çalmayacaksın, zina etmeyeceksin, komşuna karşı yalan şahitlik yapmayacaksın, komşunun evine, malına, karısına yan gözle bakmayacaksın, altı gün çalışıp cumartesi günü onu takdis edeceksin, kan davası gütmeyeceksin gibi emirler ve buyrukların karşılık bulması esas olarak insan kalitesinin yükseltilmesi anlamına gelmiyor mu?

Kamusal alanı dönüştürmek

Türkiye’de insan kalitesini yükseltme gayesi gütmenin topluma nasıl bir zararı olacaktır acaba? Hayatın nihai gayesi de bu değil midir?

Şimdi bunlar dinler tarafından isteniyor diye, laisizm adına veya çağdaşlık adına bu değerleri hayatımızın dışına mı itmemiz gerekiyor? Veya bu ilkeler dinler tarafından da isteniyor diye kamusal alanda böyle bir düzenlemeye gidilemeyecek mi? İnsanoğluna adil olarak verildiği söylenen vicdan duygusunun temelde dini bir değere de tekabül ettiğini unutmamak gerekir.

Ez cümle, geleceğimizin teminatı olabilecek olan bir neslin, yani gençliğin bu rolünü yerine getirebilmesinin olmazsa olmaz şartı hem dinini hem de kinini unutmamasına bağlıdır. Bir daha zulme uğramamak için onu unutmamak gerekir. Dini olanın kini de kontrol altındadır bunu da not etmek gerekir. Kötü eylem ile kötülük karşısındaki tavrımızın kalıcılığı ve hissiyatı arasında nasıl bir farkın olduğunu bize gösteren bir değer elbette bir kazanımdır. Bu kazanımı koruma pratiği iki ana koldan gerçekleşebilir. Bir daha zulme uğramamak ve aldanmamak için unutmamak ve evrensel ahlaki değerlere bağlı olmaktır.

Toplumun antropolojik eksenini kaybettirenler bunun yerli yerine oturtulmasına giden yolun nereden geçtiğini de çok iyi bildikleri için neye itiraz edeceklerini de gayet farkındadırlar.

mazharbagli@gmail.com