Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Hakikat ve Şiir

18.02.2014

İnsanoğlunun en büyük çelişkisi kusursuzluğun peşinde koşmasıdır. Fani olduğunu kesin olarak bildiği halde ebedi olanı yakalayacağına inanıyor olması onun maceraperest olmasından kaynaklanmıyor. Aksine böyle bir durumu daha önce deneyimlediği ve deyim yerinde ise yaşadığı o kusursuzluğun tadı hala damağında kaldığı için hep bu arayışını devam ettirmektedir.

Bizler, cenneti deneyimleyen Hz. Adem’in çocuklarıyız ve onun deneyimlerini, acılarını ve hayallerini tevarüs etmekteyiz. Bir başka ifade ile cennette geçirdiği deneyimin verdiği mutluluk ve daha sonra oradan ayrıldığında sahip olduğu özlem bize de yansıdı.

Hep kusursuzun peşinde koşuyoruz. Çünkü ilk atamız Hz. Adem, cennette yaşadığı döneme ilişkin özlemini bize miras olarak bıraktı. Her daim bu ayrılık hasreti bizi kavurmaktadır. Anlık da olsa o kusursuzluğun nasıl bir haz verdiğini deneyimlemek istiyoruz.

Kuşkusuz hem kendimize hem de dış dünyaya yönelik doyurulmaz merakımız ve anlama çabamız bizi mutlak yaratıcı bir erk (gerçek ya da tanrı) ile somut bir biçimde yüzleştirecek bir alana doğru da kaydırmaktadır. Lakin bu alanın varoluşsal bağlamlarının insanın var oluş koşullarından tek bir tanesinin referansları ile (epistemolojiden) sağlanan verilerle oluşturulması dar bir bakışa neden olacaktır. İşte bu paradoksu en açık ortaya koyan ise şiirdir. Kurmaca bir metin ile yalan yapı bakımından aynıdır. Gerçekler dünyasında doğrudan bir karşılığı yoktur. Ama buna rağmen yine de kurmaca metinler paradoksal bir biçimde insan yaşamının önemli gerçeklerini dile getirirler.

Tam da bu noktada Fuzulî’nin:

“Ger derse Fuzulî ki güzellerde vefa var

Aldanma ki şair sözü elbette yalandır.”

Mısraları sözünü ettiğimiz çelişkinin şiirle olan akrabalığını gösterir. Şairlerin yaşadıkları çelişkiler, bizim çelişkilerimize tercüman olarak somutlaşmaktadırlar ve bundan dolayı da şairin yazdığı, kendisinden çok biziz aslında.

Nitekim onların varlık nedeni hep aynı kalmaz, toplumsal durumlar değişse bile şairin (sanatın) “bir gerçeği” yansıtma gibi bir görevi hep vardır. Bu durum sanatın her zaman gerçekliğin katı bir tanımlaması olarak anlaşılmamalı daha çok, var olan gerçekliklerden birisini kendine özgü ve farklı bir yoldan ortaya koyabilen bir etkinlik olarak görülmesi anlamındadır.

Dolayısıyla gerçeğe giden yollardan birisinin temel işaretleri ve izleri belki de sanatsal etkinliğin içinde saklıdır. Bize iyilik ve kötülük ilham edilmektedir. Ve bana göre bu hep devam eden, her zaman var olan bir bilgi akışıdır. İlham, seyr-i sülük ile bağlantılı olarak var olan bir bilgi kaynağı değildir