Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Halkçılığın Halk Tahkirine Dönüşmesi (Mazhar Bağlı)

08.06.2011

Yazar Aziz Nesin’e ait olduğu söylenen “Türkiye’de halkın % 60’ı aptaldır” sözü bugüne kadar pek çok kereler gündeme getirilmiş ve tartışma konusu olmuştur. Özellikle de bir türlü halkın teveccühünü kazanamayan şu meşhur partinin sözüm ona aydın, entelektüel ve sanatçı fanatiklerinin sıkça dile getirdikleri bir başvuru cümlesidir. Her ne kadar çoğunlukla aydın-entelektüellerin siyasi tercihlerin arzu edilmeyen yönde tecelli etmiş olması dolaysısıyla siyasi bir analiz referansı olarak kullanılsa da sadece onların can kurtaran simidi değildir. Sanatçısı da gazetecisi de aydını da bu cümleyi tüm bir toplumsal yapıyı analiz edecek önemli bir referans olarak hep görür. Çünkü bu cümle aslında sahip olunan tüm bir epistemolojiyi özetler niteliktedir.

Her şeyden önce bu tarz bir ifade son derece basit bir tanımlamayı ve kategorik bir bakışı yansıtır. Oysa kendi varlığını ötekisini suçlayarak konumlandırmak ciddi bir dizi soruna işaret eder.

İlk önce bu ifadeyi kullananın etik olarak onarılmaz sorunlarının olduğu çok açıktır ama aynı zamanda sosyolojik olarak da son derece hastalıklı bir yaklaşımın ve bakışın var olduğundan da söz etmek gerekir.

Hastalıklı bir ruh haline işaret eder çünkü kendisini tüm bir toplumsal yapının en üst düzey değerlendirme kriteri olarak görmekte, diğer bireylerin sahip oldukları algıları onlardan daha iyi bildiğini varsaymaktadır. Etik sorunları vardır çünkü tarih ve topluma ilişkin kategorik değerlendirmeleri merkeze almaktadır.

Sosyolojinin geldiği son aşama şunu net bir biçimde göstermektedir ki topluma ilişkin genellemeler asla sağlıklı bir tahlil içermezler. Bir diğer konu da kültürel değerler arasında herhangi bir alt üst ilişkisinin kurulamayacağıdır. Her kültürün özgün ve biricik olduğu, kendi içinde doğruluk iddiasını barındırdığı bir başka kültür ile bunu değerlendirmenin mümkün olmadığı belki de son zamanların en çarpıcı tezlerinden birisidir.

Bahsi geçen bu ifadenin siyasi arka planında ise başka bir ruh hali vardır. Bu ifadeyi kullanan demek istemektedir ki: “Toplum için çok orijinal bir yol haritasına sahibim, her sorun için son derece pratik çözüm önerilerim ve kurtuluş reçetelerim var ancak insanların çoğu bunu anlayacak zeka seviyesine sahip değildirler. Bundan dolayı da onlar için gerekli olan kararları benim vermem gerekir. Velev ki onlar bu durumun farkına varmasalar da ben istediğimi yapmaktan vazgeçmem, vazgeçmemeliyim.”

Türkiye’de bu tavır aslında kadim bir soruna işaret eder. Halka rağmen halk için politikasının mantığını yansıtır. Bu da tipik bir Halk Partisi ve yandaşları refleksidir. İnsanların kendi geleceklerini belirleyecek yeteri düzeyde bir bilgiye ve duyarlılığa sahip olmadıklarını onlar için gerekli kararları kedilerinin vermeleri gerektiğini düşünenler halkı tahkir ettiklerinin bile farkında değildirler. Bu vahim durumun fark edilmemiş olması da ayrıca bir başka tahkir olarak halk tarafından okunmaktadır. Çünkü bu durumu o kadar doğal bir vaziyet olarak görmektedirler ki bunun bir hakaret olduğuna ilişkin itirazları bile aynı mantıkla karşılamaktadırlar.

Esasında bu epistemolojik bir sorundur ve uzantıları ise sosyolojiktir. Söz gelimi halkın yüzde 58’inin geri zekalı olduğunu söyleyenler bu yüzde 58 tarafından hakaret edilmeyi hak ettiklerini dahi asla kabul etmezler. Bu çoğunluğun da kendisine hakaret etme hakkına sahip olduklarını hiç akıllarına getirmezler. İşte epistemolojiye dayalı sosyolojik faşizm tam da burada karşımıza çıkmaktadır. Bu aynı zamanda faşizme giden yolun da ilk adımıdır. Ama geri dönüşümü olmayan bir ilk adımdır bu.

M. Heidegger’ın faşizme destek verdiği suçlaması da benzer bir epistemolojik teoriye dayanıyordu zaten. Hakikatin ve varlığın bilgisine bizzat kendisinin genetik olarak sahip olduğunu düşündüğünü ifade etmesi buna giden yolun başlangıcı olarak kabul edilir. Evrende tek bir doğrunun var olduğu ve bu doğrunun bilgisine de sadece kendisinin sahip olduğunu iddia etmek Karun’ca bir tavırdır. Kendini müstağni görme tavrının sonucu ise her halükarda hüsrandır.

Tepeden inmeci bu tarz, bugüne kadar halktan ilgi görmedi bundan sonra da görmesi mümkün değildir. Aslında bu yaklaşıma sahip olanlar insanları kendilerine karşı daha da bilediklerini bile göremeyecek kadar da dünyaya kör ve halka kapalıdırlar. Toplumdan uzaktırlar. Kendilerinin dışındakilerin yaşama haklarını ellerinde bulundurduklarını sanıyorlar.

Bu durum felsefe ile iştigal edenlerin yakından bildiği skolastizmin farklı bir yansıması olarak da değerlendirilebilir. Bilindiği gibi skolastizm, sadece dönemsel bir zihinsel işleyiş ve yaklaşım değildir. Her dönemde görülebilir. Belli bir bilgi türünün diğer tüm bilgilerin güvenilirlik ve geçerlilik kriteri olarak kabul edilmesi de kelimenin tam anlamıyla skolastik bir düşüncedir.

Toplumsal davranışları ve tutumları sadece belli bir kritere bağlı olarak değerlendirip görmek de bu anlamıyla derin bir skolstizme işaret eder. Sanılmasın ki skolastizm sadece orta çağ düşüncesine özgü bir yaklaşımdır. O her zaman görülebilir.

CHP’nın ve kimi yandaşlarının bu ve benzeri ifadelerle sürekli kendisi gibi olmayanları dışlayan bir politika izlemesinin nedeni de budur zaten. Bir parti olarak CHP bunu kurumsal olarak dile getirmiyor olabilir ama onun yaymış olduğu ideolojiden beslenen her bir aktörün seçimlerden sonra dile getirdiği ilk cümle benzer anlamları içeren bir ifade olmaktadır. Yazar için de siyasi aktör için de bürokrat için de durum değişmemektedir. Şimdi burada tek tek bunların isimlerini zikretmenin anlamı yok, onlar da kendilerini biliyorlar biz de onları biliyoruz. Peki söz konusu parti bu tür bir değerlendirmeden rahatsız mı? Hayır asla değildir. O halde itiraz edilecek bir durum yoktur.

Zaten Halk Partisinin cumhuriyetin kuruluş yıllarında çok uzun bir süre iktidarı başka bir partiye devretmeden yönetimde kalmakta ısrar etmesi ve daha sonra çok partili hayata geçilince de her iktidar potansiyeli olan partiyi defolu göstermeye çalışması, irtica veya bölücülükle itham etmesi de bundandır. Yıllardır CHP ve onun paralelindeki bürokrasinin asıl amacı kendi zihniyetinde olmayanların meclise girmelerini engellemek bu mümkün değilse de iktidar olmasına mani olmaktır. Türkiye çok uzun bir süre bu sorunların çözümü için çabaladı ve ne yazık ki bu konuda çok büyük bir maliyette de ödedi. Bu yaklaşımı benimseyenler de gücünü yasalardan veya toplumdan da almıyorlar, tamamen sahip olduklarını düşündükleri bu aydınlanmacı fikirlerinden almaktadırlar. Hatırlayın lütfen, AK Partili bir bakana hakaret edene ceza-i yaptırım uygulamayan mahkemenin gerekçeli kararında söz konusu bakanın resmi ideolojiyi tam olarak benimsemeyen birisi olarak her türlü hakareti zorunlu olarak hak ettiği belirtilmişti. Bu kararı sadece bir yargıcın yorumu olarak görmek doğru değildir. Aksine bu bir zihniyete işaret eder.

Son olarak bu konuda yüzeysel değişimler, figüratif aktörler ve göz boyamaya yönelik popülist adımlar artık inandırıcı olamazlar. Halkçı olmak için sadece halk şarkıları söylemek yetmez. Halkla birlikte sevinmek ve birlikte üzülmek gerekir. Hiç kimse basit birkaç sembolik davranışla halkı kandırabileceğini sanmasın. Halkın sahip olduğu sağduyu kimin ciğerden kimin de işkembeden konuştuğunu ve kimin de gerçekten halkçı olup olmadığını ayırt edecek kadar duyarlıdır. Bu duyarlılığı bazen göstermiyorsa bu nezaketindendir, cahilliğinden değildir. Bunu da zorlamasınız iyi edersiniz.