Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Her zorluğun bir kolaylığı vardır

20.08.2013

Belki tam olarak bir tarih vermek doğru değil ama kaba bir ifade ile söylemek gerekirse; Osmanlı’nın dağılmasından sonra İslam coğrafyasında, özellikle de Orta Doğu’da, toplumsal istikrar giderek bozulmuş, siyasi işleyiş zorlaşmaktadır. Bu durumun asıl nedenini doğrudan bu ülkeler üzerindeki batılı hesaplara bağlayanlar da vardır, Müslümanların kendi değerlerinden uzaklaşması ile açıklayanlar da.

 

Bugün Suriye’de, Mısır’da Körfez ülkelerinde ve diğer pek çok alanda etnik çatışmalar kanlı eylemlere dönüşmekte ve özde “kardeş” olan insanlar birbirine karşı kindarlık ve siyasi hesaplar üzerinden planlar yapmaktadırlar.

 

Peki bu durumu nasıl okumamız gerekir? Hangi tür bir okuma ile bu kanlı senaryonun nasıl bir mizansen olduğunu anlayabiliriz? Dinle arasına mesafe koyanların iddia ettiği gibi dinler tarihi aslında bir çatışmalar ve savaşlar tarihi midir?

 

En son sorudan başlamak gerekirse, bana göre, ister yaratılmış teorisini kabul edelim ister doğa-evrim teorisini, insan hem iyinin hem de kötünün bilgisine sahiptir. Bu bilgiyi kullanma iradesi de kendisine verilmiştir.

 

Ve bu durumun bizzat kendisi pozitif bir konuma işaret eder. Yani ben insanın özde “iyi” olduğunu düşünüyorum. Bu iyi olma durumundan sapmaların olduğu durumlarda dinler evrensel bir ikaz olarak vicdanlara fısıldayan ilahi seslerdir. İnsanın kendisine gelmesini, doğasında ya da fıtratında var olan yönelimlere uygun davranmasını isterler. Bunu yapmalarına karşılık da ebedi bir refah ve huzur vaat ederler.

 

İkincisine gelince, bugün İslam dünyasında yaşananları analiz ederken sorunun multi faktöriyel olduğu gerçeğini görmeliyiz. Evvela bu coğrafyanın birinci dünya savaşından sonra özellikle de İngilizler tarafından siyasi ve coğrafi yapısı çizilirken istisnasız tüm yönetimlerin “diktatörlere” verildiğini görmemiz gerekir.

 

O diktalardan kurtulmak ise ancak bölgesel olarak sahip olunan dinamiklerle mümkün olabilmiştir. Buradaki yönetimlerin kişilerle özdeşleşmiş gibi görünen yapısı da tüm kızgınlığın şahıslara yönelmesine, sistemlerin bozuk olan işleyişinin ise hep göz ardı edilmesine neden olmuştur.

 

Bugün Mısır’da Müslüman Kardeşler(imiz)e katliamı yapan darbeci Sisi değil, oradaki dikta rejimidir. Nitekim bu vahşetin bir başka benzeri Mübarek döneminde de yaşanmıştı.

 

İkincisi de bugünün paradigması mutlaka “kazanma ve başarma” üzerine kurulu bir düşünceyi dayatmaktadır. Oysa bir Müslüman için “yolda olmak”, gayri meşru araçlarla elde edilen tüm kazanımlardan daha değerlidir.

 

Üçüncüsü de hayalimizdeki kusursuzluğun (ütopyanın) peşinde koşarken bu dünyanın fani olduğu gerçeğini asla göz ardı etmememiz gerekir.

 

Bugün bir irtifa kaybı yaşamaktayız, bunun neden olduğu dünyalık sıkıntıların ve açmazların öte dünyamızı da sarsmasına neden olacak bir düşünceye ve yaşam biçimine neden olmasına izin vermediğimiz zaman pek çok sorunun aşılma yolu aydınlanmış olacaktır.

 

“Muhakkak ki zorlukla beraber bir kolaylık da vardır”.