Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Kentsel dönüşüme itirazın tarihsel acısı

08.10.2012

Modernizmin tükenmişliğini tartışmaya açan en önemli alan aslında mimaridir. Hatta bu bitişin ve bu bitişi izleyen yeni bir düşüncenin başlangıcının tarihi bile verilir kimi çalışmalarda; St. Louis’deki Pruitt-Igoe toplu konut sitesi, inşa edildiğinde tasarlanan işlevini yerine getirilemediği için 15 Temmuz 1972 günü saat 15.32 de dinamitlerle yıkılır. Bu tarih modernizmin bittiğini yeni bir dönemin, post modernizmin başladığını gösterir. Kuşkusuz bu bitiş aslında modernizmin sahip olduğu var olan ve olabilecek olan tüm temsilleri kapsadığı iddiasının bittiğini sembolize eder. Çünkü mimari, insan ile kozmoloji ekseninde oluşturulan ilişkinin en somut yansıma alanıdır.

Mimari, mimarın/sanatçının bir eserdeki kimliğini en somut bir biçimde ortaya koyan sanatsal bir etkinliktir. Belki de mimari evrensel ile yerel olanın arasındaki uzlaşamama etkinliğini “zaman” ve “mekân”dan soyutlayabilme çabasıdır. Bir toplumun sosyo-kültürel değerlerinin en somut alanı olmasının yanında soyutu da içinde barındırır. Bu bağlamda Türk modernleşmesinin de mimari ile sıkı bir ilişki içinde olduğu, Jön Türklerin siyasi ve askeri uzantısı olan entrikacı İttihat ve Terakkicilerin yerleştirmeye çalıştıkları “Milli Mimari Rönesans”ına uygun bir üslup geliştirmeye çalıştıkları bilinmektedir.

Siyasi, kültürel ve düşünsel bakış açılarımızla fiziki gerçeklik arasında hep zamandaş bir ilintinin olduğu dikkate alındığında bunun daha da anlamlı bir çaba olduğunu söylemek mümkündür. Modernleşme ile beraber ülkemizde söz konusu toplumsal değişim ve dönüşümün doğrudan “devlet” denilen aygıtta temsil edilmiş olması, “resmi” bir “mimari üslup”un da oluşmasına neden olmuştur. Cumhuriyet dönemi kentleşme ve mimari tarihi, biraz da bu sorunun ekseninde yeni bir tarz ve kimlik oluşturma girişimleri/projesi olarak algılanabilir. (Bkz. Sibel Bozdoğan, Modernizm ve Ulusun İnşası Erken Cumhuriyet Türkiye’sinde Mimari Kültür, İstanbul, 2002.).

Bu çabanın sonucu olarak oluşan kentler, hem geleneksel yapının gereklerine hem de modern zamanların ihtiyaçlarına cevap veremeyecek bir yapı oluşturdu.

Bunları telafi etmenin biricik yolu ise ancak bunlardan kurtulmakla mümkündür ve hükümet de bu yönde tarihi sayılabilecek bir çalışmayı geçen hafta başlattı. Tabi CHP yine itiraz bu değişim projesine itiraz etti. İtirazlarına görünürde “rantı” gerekçe göstermiş olmaları kimseyi aldatmasın. Mesele çok daha derin ve anlamlıdır. Çünkü mimari tarzın kimin geliştirdiği son belirleyici bir konuma sahiptir.

Unutmamak gerekir ki mimari ve tarihsel mirası kaybeden bir toplum, her şeyden önce kimliğini kaybetmiş demektir. Mimarinin de diğer sanat alanları gibi bir ideoloji ekseninde oluşacak fikirlere dayanmasının dönüştürücülüğü pek çok açıdan bilinmektedir.

Unutmamak gerekir ki insanın dünyada giriştiği ilk yapı, kardeş katli ile ortaya çıkan ölüyü gömme “ritüeli” iledir. Defnetme işlemi sonucu gerçekleşen “yapı”nın “ölümle”, “kutsal olanla”, “kurbanla” veya “kutsala açılan kapı” ile ilintisi, zihnimizde mekâna ilişkin bir dokunulmaz oluşturur aslında. Kısaca “yer”, “yurt” veya içinde olduğumuz mekânın/doğanın kurgusunun temelinde geleneksel dönemlerdeki kent ve tapınaklarda olduğu gibi, simgecilik veya kozmogonik bir ayin ile kısmen veya tamamen kutsallaştırma vardır.

Kimi çevrelerin bazı alanları “yıktırmayız” tarzındaki tartışmaları da bu eksende okumak gerekir. Cumhuriyet dönemi ne yazık ki bir çok alanda, toplumsal refahın arttırılmasında, hukuk alanında, demokrasi ve eğitim alanında olduğu gibi; mimari alanda da parlak bir başarıya sahip değildir. Neredeyse Cumhuriyet döneminin tek mimari eseri olan AKM’nin yıkılışı imalı bir biçimde ulusalcı Kemalizmin de bittiği anlamını içerebileceği kaygısı da aslında bu çerçeveden bakıldığında yersiz bir endişe değildir.