Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Kim Bu Ülkenin Sahibi? (Mazhar Bağlı)

09.06.2011

Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Başkanı ve eski yargıç Tansel Çölaşan, (aynı zamanda her yazısına gayri ihtiyari “Ey halkım!” veya “Kıymetli Okuyucularım” diyerek yazılarına başlayan köşe yazarlarından birisi olan Emin Çölaşan’ın muhterem refikası) bu hafta içinde katıldığı bir toplantıda gençleri ülkesine sahip çıkmaya, gerekirse sokaklara inmeye çağırdı. Bu ülkeyi ötekilerine veya başkasına bırakmama adına yaptığı çağrının altındaki psikoloji malum “ülkeyi sahiplenme” durumuna ilişkin hiçbir “ortaklığın” benimsenmiyor olmasıdır. Bu sahiplenme esas olarak sadece coğrafi bir sınırı içine alan bir durum da değildir. Herhangi bir mülkiyetin tapusuna sahip olmanın ötesinde bir sahiplik edası vardır burada.

Türkiye’de “ülkeye sahip çıkma” refleksinin arkasındaki sosyolojik bağlamı bir kaç açıdan ele almak mümkündür. Bunların bir kısmı ötekilerinin tüm yaşamsal ihtiyaçlarını bizzat kendisi bağışladığı duygusu ile ülkeyi sahiplenirler. Bu tavır kendisini daha çok ihanet içinde olanların karşıtlığı üzerinden var eder. “Bu ülkenin ekmeğini yiyip havasını soluyanlar…” ifadesi ile başlayıp sonunda da “hain” veya “ihanet” ile biten cümlelerle kendisini ifade eder. Bunların kahir ekseriyeti pop kültür üzerinden dünya ile bağ kuran bir milliyetçilikten beslenen gençlerdir.

Bir diğer sahip çıkma duygusu da tüm toplumsal kesimlere belli bir yaşam biçiminin benimsetilmesi şeklinde görülür.

Yöneticilik refleksi ile ülkeye sahip çıkanlardır bunlar. Bu sahiplenme biçimi kendisini en çok resmi ideoloji üzerinden kurar.

Sürekli birilerinin bunu benimsemediğini arayan gözlerle etrafı kollarlar. Bu kollama sadece kontrol amaçlı değildir. Aynı zamanda kendisini de gösterme ve tahkim etme amacındadır da. Özellikle herkesin resmi ideolojiye inanıyor muş gibi davranması, bu alandaki ritüelleri büyük bir huşu içinde yerine getirmesi konusu en önemli parametrelerdir.

Üçüncü bir sahiplenme durumu daha var. Bu ise romantik bir emperyal duyguya dayanır. Herhangi bir etnik ayrım veya ideolojik referans içermez. Daha çok geçmiş siyasi birlikteliklerin ortak paydasına dayalı bir sahiplenmedir. Bu sahiplenme durumu önemli ölçüde Osmanlı’dan kalma bir duygu durumudur. Bugün halk arasında çoğunlukla laf arasında geçen ama mülk olarak tanımlanamayacak bir şekilde dile getirilen Suriye bizimdi, Suudi bizimdi, Libya bizimdi vb. tarzında ifadesini bulan bir sahiplenmedir. Diğer ikisine göre son derece masum ve haklı gerekçeleri olan bir yaklaşımdır. Hatta denilebilir ki bu duygunun İttihatçılar tarafından dejenere edilmiş halidir diğer sahiplenme biçimleri. Bu çerçevede İttihatçıların Kırım bizimdir, Balkanlar bizimdir, Arap yarımadası bizimdi ve himayemizde yıllarca barış içinde yaşadılar ama sonra bizi arkadan hançerlediler ifadelerindeki sahiplenme hem niyet olarak hem de içerik olarak diğerinden büyük farklılıklar gösterir.

İşin ilginç olanı ülke için en az katma değer üretenlerin kendilerini herkesten daha çok bir sahiplik içinde görmeleridir. Konuyu bir retorik alanına hapsederek diğerlerinin sesini ve varlığını boğarak üste çıkma konusunda da son derece mahirdirler. Bu durum yukarda anılan yönetici-sahiplik grubunun en görünür özelliğidir. Bu kesimin topluma dayatmacılık üzerinden bir sahiplenme tesis etmeleri de bundandır zaten. Ötekisini suçlamak ve yönetmek üzerinden var eder kendisini. Herkesi potansiyel tehlikeli ve suçlu gösterip kendisini temize çıkarırken de asıl amacı yöneticiliğini tahkim etmektir. Gençlerin veya belli bir kesimin rejime sahip çıkmaya davet edilmesi de bundandır zaten. Bu tavrın altında faşist bir duygunun yattığını da ayrıca vurgulamak gerekir.

Elbette bu ülkenin asıl sahibi biziz diyen birileri her zaman olabilir ve olacaktır da. Bu sahiplenmenin asıl kriterinin ona olan katkı ve yapılan hizmetler temelinde bir anlam kazanmadığı sürece de konu hep bir ideolojik dayatma şeklinde tezahür edecektir. Resmi ideolojiyi benimsemeyen her bir aktör hain, statükoyu değiştirmek isteyen her hareket ülkeyi karanlığa götüren odak olarak tanımlanacaktır. Ülkesini kaosa sürükleyen Kaddafi’nin çağrısı ile Çölaşan’nın çağrısı arasında teorik olarak bir fark var mı sizce?

Özellikle de üniversiteli gençlere, "Öğrenciler şunu bilsin, öğrenci en aktif kesimdir. Ve de henüz aile kurmadığı için, henüz çoluğu çocuğu okulda olmadığı için, işinden atılma korkusu olmadığı için en özgür yapıdır. Dolayısıyla üniversiteler işin aslında nirengi noktasıdır. Ve ben gençlere güveniyorum. Gençler öncülük yapmalıdır… Lütfen bu görevin bilincinde olun. Hep beraber olalım. Bizleri de, sizin dışınızda kalanları da baskılayın ve bizlerin de katılmamızı, biz katılıyoruz örgüt olarak ama tüm halkı, sessiz duran halka da öncülük yapın. Onlara her şeyi istemeyi ve direnmeyi öğretin.” şeklindeki çağrısı gerçekten bir hak arama çağrısı mıdır yoksa özel mülkiyetine tecavüz eden birisinden kurtarmaya matuf mudur?

Bu psikolojinin içinde derin bir çelişkinin var olduğu da ayrıca irdelenmesi gereken bir konudur. Kökleri itibarı ile enternasyonel bir soldan beslenen bu zihniyetin sırf AK Parti karşıtlığı üzerinden lokal bir milliyetçi damarı içinde barındırması işin bir başka gerabetini gösterir. Çölaşanın bu noktada kast ettiği sahip çıkma fiilinin gizli öznesi olan “biz” ancak resmi ideolojinin içinde kalan “bizdir”. Bu sınırların dışında olanları “öteki” olarak kabul eden bu zihniyetin daha önce asılan bir başbakanın öldürülmesini sistem üzerinden kutsaması bu konuşmanın psikolojik alt yapı göstergesinin başlangıcıdır. Keza “bizi” belirleyen sistem fedailerinin idam fermanı vermeye muktedir güçleri ancak o dönem için mevcuttur. Bu dönemde sistemden beslenen bu tür apoletli veya apoletsiz fedailerin böyle bir vakaya güçlerinin yetmemesi umutsuzca bir arayışı doğurmuştur bu kesimin zihninde. Fakat artık görülmesi gerekir ki sistemi bu noktada koruyacak “bizi” oluşturacak anti demokratik bir kuvvet halka tesir etmemektedir. Ve halkın oluşturduğu gerçek “biz” ise sokaklara dökülerek değil birkaç ay önce kurulmuş bir siyasi partiyi kuruluşundan hemen sonra sekiz yıldır tek başına iktidarda tutarak göstermiştir.

Son olarak bu çağrının sokakta, bir sivil toplum kuruluşu panelinde ya da bir ilçe meydanında değil de bir üniversite amfisinde ifade edilmesinin bilinç altını doğuran sebep hiçbir doneye dayanmayan ve bir televizyon programında bir mankenin kendi oyunu çobanın oyunundan daha kıymetli görmesi ile sonuçlanan bu sanal dolduruşun bir göstergesidir. Keza, bu kuvvetler yığınların oyuyla iktidarda olduklarını düşündüğü AK Partinin Türkiye’nin bilgi birikimini kontrol eden “entelektüellere” hitap etmediğini tamamen duygusal verilerle düşünmektedirler. Halbuki gerçek bundan çok farklıdır. Aslında öteki olarak gördüklerinin ne kadar diyaloga açık olduklarını ve bu diyalog üzerinden de hem bir bilgi birikimini elde ettiklerini hem de bu bilgiyi yerlileştirdiklerinin farkında değildirler. Anlamsız telaşlarının nedeni de budur zaten. Bu telaşın bertaraf edilmesine giden yol kendilerini kitle ile eşitleyecek bir atmosfere girmeleri ile mümkün olabileceğinin farkına varmak için her çırpınış onları bu hedeften daha da uzaklaştırmaktadır.

Hala kabuslarımıza çöreklenen gulyabanilerle omuz omza verip kaostan medet uman bu zihniyet, bu hareket tarzı ile yeni bir “bizi” oluşturması bir yana sadece “öteki bizin” asabiyetini güçlendirecektir.