Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Kimin Sağduyusu Kayboldu?

07.09.2012

Son zamanlarda kimi çevreler Kürt meselesi ile ilgili ülke genelinde özellikle de hükümet katında bir değişimin yaşandığı ve bu meselenin bir türlü objektif bir şekilde değerlendirilemediği, bu yanlı bakışların ortaya koyduğu politikaların da bu meselenin çözümünü zorlaştırdığını dile getirmektedirler. Bu kulunuz da dahil olmak üzere, iktidar partisi ile irtibatlı olan ehli kelam ve kalemin bir vicdan körelmesi yaşadığı, hem muktedir olunduğu hem de bir egemenlik dili geliştirildiği ve var olan bu soruna da artık bu “dil” çerçevesinden bakıldığı söylenmekte ve yazılmaktadır.

Artan şiddetin de bu tavrın doğurduğu doğal psikolojik sonuç olduğu dile getirilmektedir. Normalleşmeyi değil, kontrol etmeyi amaçlayan bir iktidarın varacağı yerin burası olduğu eleştirilerine ilaveten sürecin iyi yönetilemediği de sıkça hatırlatılmaktadır. Hükümette ve dolayısıyla da AK Partide Kürt meselesini anlama, okuma, görme ve hissetmede bir körelmenin yaşandığı ve bu durumun giderek de derinleştiği eleştirileri dile getirilmektedir.

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, AK Parti karşıtları, ona karşı muhalefet etmede sınır tanımamaktadırlar. Bunun tipik örneği, AK Partiyi zayıf düşürme adına kendi ülkesine iftira etmekten, Baasçılık yapmaktan çekinmeyen bir zihniyetin ve yapının varlığıdır. İkincisi de, neredeyse on seçimdir onu demokratik yollarla yenemeyeceğini gören ve artık umudunu zinde güçlerden de kesenlerin bu konudaki mücadeleyi gayri siyasi ve ahlaki bir zemine çekmeleridir. Yani tüm bu iddialardan bağımsız olarak var olan halk karşıtlığı halen devam etmektedir.

Bu konudaki eleştirilere-ikazlara gelince; itiraf etmeliyim ki bu konuda kişisel olarak bazen bu anlamda beyanlarda bulunan diyaloglara şahit olmuşum. Bu konuyla ilgili olan yazılarımdan sonra bu yönde “ikaz-uyarılar” içeren mailler de almışım. Star Açık Görüş editörü Halime Kökçe dahi aramızdaki hukuka binaen benzer eleştirileri son dönemlerdeki kimi yazım için yapmıştır. Sohbet ortamlarında, özellikle de doğulu arkadaşların, “neden bizim haksızlığa uğradığımızdan bahsetmiyorsun, neden hep Kürtlerin aleyhinde konuşuyorsun” dediği de olmuştur. Özetle belli bir kesim, iktidar partisinin giderek demokratik alandan uzaklaştığı ve bu soruna karşı politika değişikliğine gittiğini düşünmektedir.

Kendi adıma her eleştiriyi dikkate aldığımı, almaya çalıştığımı söyleyebilirim. Ancak bunu ne kadar başardığımı takdir edecek olan elbette ben değilim. Biliyorum ki “dilinize ve analizlerinizde duyarlı olursanız daha iyi olur” diyen her bir kişi iyi niyetlidir ve bu meselenin bir an önce çözülmesini istemektedir.

Her şeyden önce şunu görmek gerekir, AK Parti, bu ülkeye büyük hizmetlerde bulunmuştur ve bulunmaya da devam etmektedir. Pek çok alanda var olan kadim sorunlara el atmış, bunlarla yüzleşmemizi sağlamıştır. Bu dahi tek başına bana göre büyük bir kazanımdır. Pek çok alanda devrim niteliğinde işler başardığını, geleceğimizi de iyi bir şekilde inşa edeceğine inanıyorum.

İkincisi de şudur, bu meselenin muhatabı olduğu ve insiyatifin kendisine verilmesi gerektiği söylenen tarafın ise bu konuda tam anlamıyla bir çözümsüzlük politikasına sahip olduğudur. Örgüt ve bileşenlerinin vaad ettikleri gelecek şimdiye kadar yaşadığımız acılara derman olmayacaktır. Parçalanan yüreğimizi birleştirmeyecek ve bu coğrafyanın kötü talihinden kurtulmasına vesile olmayacaktır. Hatta bu acılara yenilerini ekleyecektir. Çünkü yaşanan sorun, lokal bir coğrafyanın ya da belli bir etnisitenin sorunu değildir. Çünkü temel sorun tam da örgütün yapmak istediği şeyin, yaşadığımız global ölçekli sorunun lokalize edilmesinden kaynaklanmaktadır. Esas açmaz bir medeniyet sorunudur ve bırakın bu kurguya sahip olmayı, bunu dillendirenlere dahi söz hakkı tanımayan bu organizasyondan umutlu bir gelecek doğmayacaktır. Çünkü asıl hedef bu meseleyi çözmek değil var olan faşist yapıya benzer bir yapı tesis etmektir. “Onlar yaptı ben de yaparım”dan başka bir gaye yoktur. Bunun dışında bir gayelerinin olduğunu gösteren tek bir somut söz, davranış ya da proje olmadı bugüne kadar ve bundan sonra da olmayacak gibi görünüyor.

Elbette Kürt meselesi kadim bir sorundur. Karmaşıktır ve pek çok konuyu da içeren geniş bir toplumsal alana dokunmaktadır. Duygu dolu bir alandır. Pek çok acılar yaşanmıştır. Yanlışlar yapılmıştır, haksızlıklar kol gezmiştir. Kan akmıştır. Nice gençler hayatının baharını yaşamadan toprağa düşmüş, bu dünyadan göçüp gitmişlerdir. Zindanlarda çürütülmüşlerdir. Kürtler, kadim bir geleneğe sahip olmalarına rağmen buna denk gelen bir tasavvura, sosyolojik yapıya sahip olamamışlar. Hep ötekileştirilmişler, hor görülmüşler, dışlanmışlar ve kişilikleri zedelenmiştir. Benliklerini inşa edememişler. Tepelerinde hep bir vesayetle yaşamışlar. Kimse onların bu yaşadığı acılara ortak olmamış, dertleri ile hemhal olmamış, akan gözyaşlarını silmemiş. Kendi coğrafyalarında kişilikleri rencide edilmiş, haksızlığa uğramışlardır. Sömürgeci bir zihniyetle kendilerine bakan kamu görevlileri tarafından aşağılanmışlar, hakarete uğramışlar, horlanmışlar ve rencide edilmişlerdir. Kendi dillerinde gönüllerince müzik dinleyememişler, sohbet edememişler ve yazılı bir edebiyat geliştirememişler.

 

Bütün bunlar gerçektir ve yüzlerce örnek de verilebilir. Faşist bir politik projenin doğrudan öznesi oldukları gerçeğini de kimsenin inkar ettiğini sanmıyorum. Üstelik bu acılar sadece lokal bir alanla da sınırlı kalmamıştır.

Bu durum bizi, bugüne kadar yaşanan acıların hatırına benzer bir yapıyı onaylamamızı zorunlu olarak gerektirmez. Bütün bunlar bizi, bırakın etnik olarak farklı olanı aynı etnisiteden olup kendileri ile paralel düşünmeyenlere dahi hayat hakkı tanımayanlara karşı daha da güçlü durmamızı gerektirmez mi? İşte tam da bunlar Kürtlere yaşatıldığı için PKK’ya karşı durmak gerekiyor. Çünkü örgüt bu durumdan farklı bir sistem önermiyor. Hatta çok daha ahlaksızca bir argümandan hareketle kendine var oluşsal referanslar kuruyor. Sanki bu sorunların asıl kaynağı ulus devlet değil de belli bir sosyolojik yapıymış gibi göstermeye çalışıyor. Peki biz buna itiraz etmeyecek miyiz? Kürtlere yapılan zulümleri aratmayan uygulamalar temel bir tarza dönüşmüşse bu tür bir yapıyı nasıl hoş görebiliriz?

Şunu artık her kes görmelidir ki örgüt mazlum pozisyondan zalim konumuna geçmiştir. İlkesizliği temel ilke edinmiştir. Dün devlet adına karanlık güçlerin yaptığının aynısını bugün onlar yapmaktadırlar. Devlet (JİTEM) eliyle yapılan zulme hangi gerekçe ile karşı durduysak bugün aynı gerekçeler ile bu eli kanlı ve ağızları kirli çeteye de karşı olmamız gerekir. Daha önce kendilerine yapılanlar üzerinden oluşturdukları duygusallık üzerinden bizi temel ilkelerden vazgeçirmelerini kabul etmemiz mümkün değildir.

Hatta örgüt var olandan daha faşist bir düzen kuracağını açıkça ifade etmektedir. Eğer acılarla dolu bir tarihsel tecrübeden bahsediliyorsa ve bunun bir daha yaşanmaması isteniyorsa şimdiden tedbirini almak gerekir. Bu soruna neden olan asıl ideoloji ve bunun yansımalarına bakarak bu tarihsel tecrübeden bir ders alarak bir daha benzer bir durumun yaşanmasını istemiyorsak eğer şimdiden hiçbir tehdit ve şantajdan çekinmeden, hiçbir pratik hesabın içine girmeden örgüte, yani PKK’ya itiraz etmek ve karşı çıkmak gerekiyor. Yaşatılan acıların ve yapılan haksızlıkların “Türklük” adına yapılmış olması ile “Kürtlük” adına yapılmış olması arasından hiçbir fark yoktur.

Kürt meselesi, ağırlıklı olarak etnik milliyetçilik fikrinin tek parti döneminde bir politik projeye dönüştürülmüş olmasının sonucu olarak bugünkü halini almıştır. Bu durumu iyileştirmenin yolu bu anlamda paralel bir (milliyetçi) projeyi hayata geçirmek değil, yeni bir proje üretmektir. Kuşatıcı ve evrensel değerler içeren bir proje üretmek durumundayız. Faşist bir diktanın yaşattıklarını bertaraf ederken bir başka diktatörlüğe onay vermemiz neden bu kadar çok arzu edilmektedir bunu anlamış değilim doğrusu.

Hayata ve insanlara herhangi bir “değer” ekseninde değil, kendi varlığının devamlılığı ekseninde bakan birisini bir diğerine tercih etmemizi gerektiren “daha evrensel bir değer” yoktur.

Ulus Devlet zaten bize bütün bunları yaşattı. Tarihimizle aramıza mesafe koydu. Kişiliğimizi rencide etti. İnancımızı aşağıladı. Kimliğimizi sildi. Yapılanlarla yetinmeyip paralel bir işkencenin bu kez de örgüt tarafından uygulanmasına sessiz kalmamızın nasıl bir mantığı olabilir?

Bu coğrafyanın kadim halkları, inanç sahipleri, bütün inançlara kaynaklık eden toprakların üstünde yaşayanlar ütopyalarını kaybettiklerinden beri büyük acılar yaşamaktayız. Asyada, Afrikada Avrupada, Uzak Doğuda.

Bu konuyu daha detaylı bir biçimde okumak isteyenler, sayın Miroğlu’nun taraf gazetesi tarafından sansürlenen yazısına bakabilirler. Örgütün yürüttüğü psikolojik savaşın ne kadar kirli olduğunu görmemek mümkün değildir artık.

Örgüt öyle bir yapı tesis etmiştir ki bırakın organik bir yapı içinde olan kulları, sempatizanları dahi iflah olmaz zalimlere dönüşmüşlerdir artık. Bunlarla kaç kez karşılaştığımı biliyorum. Sivil olanların dağdakilerden daha ilke yoksunu olduklarını gördüm. Hem de hayata insani temelde ilkelerden bakılması gerektiği temel iddiası ile tesis edilen bir kurumun içinde olanlardır bunlar.

Bu yapı bu yaraya merhem olmayacaktır. Ben yaşayarak biliyorum. İnsanların yaşamları, haysiyetleri, değerleri her şeyi ama her şeyi sadece örgüte hizmet ettiği sürece değerlidir. Aksi halde derhal imha edilmelidir.

Bu denklem şu an içinde bulunmuş olduğumuz durumdan daha iyi bir geleceğe taşımayacaktır bizi. Elinde kısıtlı imkan olduğu halde bu kadar canavarlaşan bu yapı daha fazla yetki elde ettiğinde neler yapabileceğini düşünmek zor değildir. Bütün bir coğrafyanın tüm halklarına düşman olarak bakan bir nesil var ellerlinde bu bunu da bilinçli ve planlı olarak inşa ettiler. İnsanların zaaflarından yararlanarak bir gelecek kurmak isteyenler, hiç kimseyi refaha kavuşturamazlar.

Yaşanan haksızlıklar örgütün varlığını anlamlandırmamıza imkan tanıyabilir, ama onun kanlı eylemlerini onaylamamızı asla gerektirmez.

Bu coğrafyaya, bu coğrafyadaki medeniyete ve halklara karşı sorumluluğu olan her kesin bu sorumluluğunun gereğini yerine getirip Kürtlerin çeteleşmesine karşı çıkması gerekir. Bu sorumluluğun gereğini yerine getirmek ile bu sorumluluğa ihanetin arasındaki fark çok açıktır.

Kim refah vaat ediyor?