Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Kürt Sorunu, Töre Cinayetleri ve İntiharlar

08.09.2009

Yazarlarımızdan Teodora Doni, Sosyolog Mazhar Bağlı ile töre cinayetleri ve intiharlarla birlikte demokratik açılım ve bununla ilgili terör ve Kürt sorununu konuştu.

Mazhar Bağlı, halen Diyarbakır, Dicle Üniversitesi Sosyoloji bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaya devam eden genç bir Sosyoloji Doçenti. Çok Kültürlülük, Modernleşme ve Kent Sosyolojisi üzerine de önemli çalışmaları bulunan Bağlı, daha çok Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaptığı; “Töre cinayetleri, Batman’daki intiharlar” gibi araştırmalarıyla tanınıyor.

Yazarlarımızdan Teodora Doni, Mazhar Bağlı ile töre cinayetleri ve intiharlarla birlikte son günlerde sürekli ülke gündeminin üst sıralarında yer alan demokratik açılım ve bununla ilgili terör ve Kürt sorununu konuştu:

Güneydoğu Anadolu bölgesinin sosyal yapısından kaynaklanan sorunlara ilişkin sık sık medyanın size başvurduğunu, görüş aldığını biliyoruz. Bu da sizin bölgeyi en iyi tanıyan, bölgedeki sorunlar üzerine en çok kafa yoran bir sosyolog olduğunuz anlamına geliyor. Bir sosyolog olarak bu alanda yoğunlaşmanız özel bir tercih mi, nasıl başladınız, biraz anlatabilir misiniz?

İltifatlarınıza çok teşekkür ederim, doğrusu her şeyi biliyormuş gibi bir psikolojiye kapılmanın onarılmaz bir bilinç yaralanmasına neden olduğunu bilenlerdenim. İnşallah böyle bir durum yoktur benim için.

Bölge ile ilgili söz sahibi olacak bir formasyona, bir bilgiye sahip olmamı sağlayan aslında iki temel parametre vardır, bunlardan ilki benim deyim yerinde ise bütün yönleri ile bölgeden birisi olmamdır. Zaman zaman bölge dışında yaşadıysam da burayla olan ilişkim hep devam etti ve bölgeyi asıl temsil eden düşüncenin kırsal alanlardaki insanların yaşamında somutlaştığını biliyorum, buraya dokunabilirseniz bu toplumu da okuyabilirsiniz. Ben de bölgedeki kırsal alanlara dokunmaya uğraştım çoğu zaman. Bölgeyi yaşayan birisiyim, bölgenin mitolojisini, sözlü kültürünü, dilini, yaşam biçimini iyi bildiğimi, en azından bilmeye çalıştığımı düşünüyorum. Yani bölgede herhangi bir yere gidip misafir olmak, bir konuda görüş alış verişinde bulunmak benim için çok sıradan işlerdir. Aslında bu durum araştırmacılar için tehlikeli bir tutumu da içinde barındırır ki o da araştırılan konu ile aranda bir empatinin kurulması ve objektifliğin elden bırakılmasıdır. Ama kendi gerçeğinin de farkında olmak belki de objektif olmanın görünmez kriterlerinden birisidir.

İkincisi de benim eğitim aldığım okullar şöhretli kurumlar değillerdi ama ders aldığım eğitimciler ülkenin en iyileri idi. Bunların hayatı okumak için öğretmeye çalıştıkları üç temel parametre var benim için, estetik, hoşgörü ve derinlik. Ben bunları edinmiş miyim gerçekten bilmiyorum ama Ortaokul ve Lisede edebiyat öğretmenim olan Nadire Güneş, dünyaya bakışımıza mutlaka ikinci bir pencere eklememizi isterdi, Estetik. Bizim gençlik yıllarındaki tüm ideolojik takılma isteklerimize ve baskılarımıza bir Eyüp peygamber sabrı ile karşılık verdi. Hayatı tanımanın anahtarlarından birisi şiirdir dediği zamanlar bizimle dalga geçtiğini düşünürdük. Ama hayat onu haklı çıkardı. Daha sonra Selçuk Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Mustafa Aydın, aynı şekilde hoşgörüye vurguda bulundu, Nilgün Çelebi ve Abdullah Topçuoğlu ise sosyolojik derinliği yakalamayı ve kendi perspektifini ortaya koymayı öğretmeye çalıştırlar. Selçuk Sosyoloji bölümünün Türkiye’deki sosyolojik geleneğe kattığı en önemli parametrelerden birisi de kendi perspektifini oluşturabilecek bir yeteneğe sahip olmanı sağlayacak imkânları tanımasıdır. Hocalar da bunu yaparlardı gerisi sana kalmıştı.

Bu süreç aslında kendiliğinden sizi toplumla, toplumun yaşadığı titreşimlerle ve değişimlerle karşı karşıya getirmektedir. Tabi serde bir ütopyanın, Sezai Karakoç’un şiirlerinde bahsettiği bir medeniyetin rüyası da derin bir biçimde var. Ama size ilginç gelebilir belki ben şiir yazamadığım için sosyoloji okudum. Şairliğin verili bir yetenek olduğunu biliyorum ve bende de bu yetenek yok bunu da çok iyi biliyorum. Hem çalışarak şair olamazsınız ama sosyolog olabilirsiniz. Ben de sosyolog olmaya çalıştım. Ne kadar olabildiğim konusu ise meslektaşlarımın, sizin ve bilim dünyasının takdiridir.

O halde bu konu sadece eldeki verilerin yorumlanması değildir. Yani sadece araştırmalardan elde edilen rakamları okuma ile sosyoloji yapılmıyor, diyebilir miyiz?

Elbette toplum sadece rakamlarla ifade edebileceğimiz bir yapı değildir, eğer bir genelleme yapılacaksa bunun için istatistiksel verilere ihtiyaç var fakat bu mutlak bir gerçekliğe işaret etmez. Aslında toplumsallığı araştırabilir kılma çabası son derece ideolojik bir arkaplana da sahiptir. Fakat sosyolojiyi pozitif bir disiplin haline getiren en önemli parametre de budur. Toplum felsefesi ile sosyoloji arasındaki fark da buraya dayanır. Bence yapılması gereken de budur, sosyoloji ile toplum felsefesini birlikte düşünmektir. Ben de aslında bölgeyle ilgili çalışmalarımda bunu denemeye çalışıyorum, bölgedeki yapıyı bu eksende okumaya çabalıyorum, mesela töre cinayetleri araştırmamızı daha çok bu eksende ele almaya çalıştık ve bu durum kimi çevrelerden eleştiri de almaktadır. Ama bu yolun daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum.

Tam da yeri gelmişken sormak istiyorum; ben bir kadın ve anne olarak töre cinayetlerini duydukça, okudukça, dinledikçe dehşete kapılıyorum, beni fazlasıyla yaralıyor. Çünkü töre cinayetlerinin mağdurları hep kadınlar, kızlar ya da küçük çocuklar. Sebep ataerkil aile yapısı mı? Yoksa hiç tartışmasız kabul edilen ve uygulanan geleneksel kurallar mı, yani töreler mi. Öyle ise bu törelerin bağlayıcılığı nereden geliyor. Dini inançların da mı önünde bunlar.

İsterseniz en sondan başlayalım, bu konunun dinle doğrudan bir ilişkisi yok, İslam öncesi Arap toplumlarında, Yahudilerde, orta doğudaki Hıristiyanlarda ve Hindistan’da da töre cinayetlerinin var olduğunu biliyoruz. Ama şurası bir gerçek, İslam dininin kadın için öngördüğü “iffetli yaşama” ve “ar” kavramı farklı bir namus anlayışının da yerleşmesine neden olmuştur. Yani bu konuda toplumun oluşturduğu bir dinsellik ve geleneksellik iç içedir. Tabi sadece olaya medyanın dile getirdiği pencereden de bakmamak gerekiyor, yani kot giydi, arkadaşı ile parka gitti, radyodan istekte bulundu diye işlenen cinayetlerin bu konunun asıl parametresini oluşturmadığı da unutulmamalıdır.

Töre cinayetlerinin kurbanları sadece kadınlar değildirler, evet asıl hedef kadın olduğundan hiç kuşku yok ama erkekler de ölüyorlar ve hapse giriyorlar yani bu sorun derin bir konudur. Klişe ifadeler ve yaklaşımlarla okunamayacağı gibi çözülemez de, bu konuda yasal düzenlemeler gerçekten istenilen bir seviyede olmasına rağmen sorunun çözümüne bir katkıda bulunmuyor çünkü konu sadece hukuki alan üzerinden çözülebilecek gibi değildir. Elbette sadece bir kadın sorunu değildir ama kadına karşı ayrımcılığın en somut alanıdır. Namusun sadece kadının teninde temsil edildiği fikri son derece sorunlu bir ahlak ve değer anlayışına işaret eder.

Konunun üç temel sacayağı olduğunu düşünüyoruz, birincisi bahsettiğiniz kadına karşı şiddet ve ayrımcılık, ikincisi toplumsal değerler ki bunu töre alarak da değerlendirebilirsiniz üçüncüsü de hukukla ilgili sorunlardır.

Yanlış hatırlamıyorsam, daha önce bölgenin sorunlarını bir tür sosyal “travma” olarak özetlemiştiniz. Neden travma, bunu biraz açıklar mısınız? Bir de aklıma gelmişken bölgedeki faili meçhul cinayetleri de sorabilir miyim? Bu konuda ki fikriniz?

Bölge aslında üzerinde politik projelerin uygulamaya konulduğu günden beri travmalar yaşıyor. Bölge geleneksel bir yapıya sahip bu çok açık ama toplumu yukardan aşağıya değiştirmek isteyen her bir girişim toplumu olumsuz etkiler. Burada da öyle oldu. Aslında devlet, PKK ve koruculuk sistemi hep birlikte bölgeyi kendilerine uygun özneler haline getirmek için sürekli baskı altında tuttular. Bu da doğal olarak toplumun dengesini bozmuştur. Ruh sağlığını bozmuştur. Uzun bir zamandan beri devam eden hukuksuzluklar, çatışmalar, faili meçhuller ve deyim yerindeyse itilip kakılmışlıklar toplumu gerçekten de hayli sorunlu bir alana doğru kaydırmıştır. Toplum birkaç açıdan sıkışınca doğal olarak travmalar yaşamaya başladı, yani bir taraftan geleneksellik ve modernleşme arasındaki çelişkiler diğer tarafta ise devlet ve ideolojilerin sıkıştırması toplumun tüm dengesini bozmuştur. Kendi iç dinamikleri ile ta baştan beri derin bir çatışma içinde olan bölge doğal olarak bu travmaları yaşamaktadır. Bölge kendine ait ilişkileri, değerleri olan ama aynı zamanda değişime de açık olan bir yapıya doğru evrilmediği sürece de bu açmazlar devam edecektir. Bunun için yapılması gereken topluma dikte etmek değil toplumdaki taleplerin önünü açmaktır.

Hükümetin gündeme getirdiği bu demokratik açılım buna katkıda bulunacak mı? Nasıl iyileştirilebilir bu travma, Demokratik açılım projesinin bu anlamda katkısı nasıl olacaktır? Terör biter mi? Daha doğrusu öncelikle bu açılımdan siz ne anlıyorsunuz ve ne bekliyorsunuz.

Bence Türkiye’de terör çok kolay bitirilebilir bir olgu değildir. Çünkü terörün oluşturduğu politik bir dil ve bunun muhatapları var ne yazık ki. İkincisi de bu kadar uzun süre devam eden bu kirli işlerin kurdukları ilginç bağlantılar var. Yani dağdaki teröristi indirseniz bile bunun etkisi devam edecektir belli bir süre. Ama bana göre Kürt meselesi terörden bağımsız bir biçimde de çözülebilir. Evet dikensiz bir gül bahçesi olmaz ama gerçekten de demokratik ve hukuki olarak gerekenler yapıldığı zaman sorunun önemli bir kısmı çözülmüştür. Onun için bence de asıl sorun bir demokrasi ve insan hakları sorunudur. Kürt meselesi de zaten böyle bir sorundur. Şu an bu meselenin çözümü de bence rayına oturtulmak üzeredir, geriye PKK ve terör meselesi kalmaktadır. Bunların da çözümü hem uluslararası hem de iç kamuoyundaki aktörlerin işbirliği ile sağlanabilir.

Bana göre AK Partinin iktidara geldiği günden beri Kürt meselesinin çözümü için yürüttüğü bir proje var. Tabi bunu çok dikkatli yürütmektedir. Çünkü bu sorunun çözüm yolu deyim yerindeyse mayınlarla döşelidir. Önce bu mayınları temizleyecek sonra adım atacak. Mayın temizliği yapmadan adım atmasını isteyen çevreler onun bir an önce bir mayına basıp sakatlanmasını isteyenlerdir. Ama iktidar bu konuda bence sağlıklı bir yol ve politika izlemektedir.

Sizce de sorun öncelikle demokrasi ve özgürlük sorunu mudur, yoksa bölgenin eğitim imkânlarından yoksun kalması ve ekonomik geri kalmışlığı mı öncelikli sorundur.

Bana göre bu sorunu eğitim, alt yapı yetersizliği ve ekonomik geri kalmışlıkla ilişkilendirmek son derece basit bir yaklaşımdır. Doğru da değildir. Sorunu okuyamayanların bir kurtuluş yolu olarak dile getirdikleri bir gerekçedir. Türkiye’nin en makro sorunu elbette ki demokratikleşme sorunudur. Hukukun evrensel olamamasıdır. Kamu otoritesinin şeffaf olmamasıdır. Kürt sorunları da bu durumlardan doğmuştur. Eğer bu sorunu çözecekseniz önce bu konularda gerekli düzenlemeleri yapmalısınız.

Diğer konuya gelince yapılan birçok araştırma terör örgütlerine katılanlar ile Türkiye’deki insanların genel eğitim düzeyleri birbirine çok yakındır. Keza maddi durumu iyi olup dağa çıkanlar da var. İnsanlar cahil oldukları için mi kimliklerini sahiplenmek istemektedirler? Bu düşünülebilir mi? Aksine bugün Kürtler adına politika yaptığını söyleyip piyasada bulunanların tamamı eğitimli olanlardır. Eğitim şart diyenler belki de bu eğitim üzerinden bir manipülasyon yapılabiliri düşünenlerdir.

Bölgeye ilişkin sosyolojik araştırma, inceleme ve değerlendirme çalışmalarınızı kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz?

Elbette düşünüyorum ve yapmam gerektiğine de inanıyorum. Çok orijinal fikirler içerdiği veya kurtuluş reçeteleri içerdiğine inandığım için değil, konuların tartışılmasını istediğim için istiyorum. Aslında elimde sanat ve modernizmle ilgili bitmek üzere olan bir kitap var, ondan sonra da yürütmüş olduğumuz töre ve namus cinayetleri ile ilgili çalışmayı kitaplaştıracağız ve son olarak da Kürt meselesi ile ilgili bir kitap çalışması olacak.

Son bir soru, bölge halkına, devlet yetkililerine, yazan, çizen, düşünen aydınlarımıza ve kamuoyuna buradan özellikle iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Galiba bahsettiğiniz kesimlerin her birisine ayrı ayrı bir çağrıda bulunmak daha uygun olacak, bölge halkının kendi değerlerine, kültürüne ve geçmişine sahip çıkmasını isterim. Tarihi ana damarından vazgeçmemesi benim rüyamdır aslında. Devlet yetkilileri de bilmelidirler ki bölge insanı şeref, haysiyet, belki de farklı bir anlamda namus gibi olgular konusunda son derece hassastırlar. Buna dikkat edilmesi gerekir. İktidar partisinin yapması gereken tek şey var, o da bölgedeki tüm siyasi aktörlerini değiştirmesi lazım, aksi halde bunca emekleri boşa gitmektedir ve gitmeye devam eder

Teodora Doni / TİMETURK