Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Kürtçenin “Şıvan”ı! Hoş Geldin!

23.11.2013

Cumhuriyet projesi toplumsal doğaya aykırı bir alan üzerinden sosyolojik bir zemin oluşturmaya çalışırken en çok etnik farklılıklarla uğraşma gereğini duymuştur. Kuşkusuz diğer ideolojik ve dini farklılıklar da canlarını sıkmış ama etnik farklılıklar fiziki olarak da her daim yeni cumhuriyetin iddiasını tehdit etmeye devam etmişlerdir. Bundan dolayı da tüm etnisiteleri tek bir (Türk olan) ulus çatısı altında birleştirme politikaları aslında bu yeni var oluşun da ön koşulu olarak da görülmüştür.

 

Var olan tüm etnisiteleri uluslaştırma (Türkleştirme) projesi, yani asimilasyon pek çok sosyalizasyon ajanı ve operasyonu ile uzun bir süre devam ettirildi. Kişisel kanaatime sorarsanız bence başarılı da oldu. Bir çok etnisiteyi, inancı, kültürü ve ideolojiyi içeren o meşhur kadim imparatorluk mirasından geriye sadece Kürtler kaldı.

 

Kürtlerin uluslaşma sürecine direnmelerini sağlayan en büyük mevziler, ya da direnme odakları ise geleneksel-geniş aile yapısı, sahip olunan geleneksel kültür ile yaygın olarak var olan dini-tasavvufi damardır. Bu üç dinamik unsur, esasında Kürtlerin Osmanlı’dan kalma var olan sosyo-kültürel mirasla aralarına bariyer örülmesini isteyen bu projeyi önemli ölçüde engelledi ve aynı zamanda sahip olunan değerlerin de bir sonraki nesle aktarılmasını büyük ölçüde sağladı. Kürtler, sahip oldukları aile ilişkileri ile sosyal dokuyu, dini-tasavvufi inançları sayesinde değerleri ve geleneksel kültürleri sayesinde de etnik orjinlerini muhafaza edebildiler.

 

Geleneksel kültürün iki temel sacayağı vardır. Dil ve musiki. Her ne kadar kamusal alanda Kürtçe konuşmak “cuntacılar” tarafından yasaklandıysa da her bir fert, etnik bir “kolektif bilinçten” tamamen uzak ve spontane bir biçimde kendi ana dilini konuşmaya devam etti. Ki bu “kendiliğinden var olma” durumu esasında “dilin doğal yaşama alanını” sağlayan en önemli imkan oldu. Ne zaman ki ana dil ile etnik faşizm arasında bir illiyet rabıtası kuruldu o zaman Kürtçe zayıflamaya ve Kürtlere özgü kültürel yapılar yok olmaya başladı.

 

 

Kürtçe ve Kürtlerin hakkı, hukuku için var olduğunu iddia eden PKK terörü ve onun siyasi alandaki bileşenleri toplumsal alanda zuhur etmeye başladığı andan itibaren Kürtçe, doğal yaşam alanını kaybetti, özgün Kürt kültürü ve geleneği yok olmaya başladı. Örgütün ve bileşenlerinin “resmi dilinin” Türkçe olması da bunun bir yansımasıdır. Çünkü PKK, Kürtlerin varlığı ya da Kürtçenin yaşaması için var olan bir oluşum değil, kendi hegemonyası için vardır. Türkçe dili ile daha çok var olabileceğine inandığı için de bu dili bilinçli bir şekilde seçmiştir.

 

Musiki’ye gelince. Malum, musikişinaslar ruhlarımıza fısıldayan habercilerdir. Ezgileri ile asıl ait olduğumuz dünyaya bizi alıp götürürler, anlık da olsa bizi bir başka dünyaya taşırlar. Ruhumuzun aidiyetini ve titreşimlerini ahenkli bir rotaya yeniden oturturlar. Her bir ezgideki sesin çağrıştırdığı sembol ya da simge bizi yeni bir aleme taşı adeta. Yüreğimizin teline dokunan seslerdeki titreşimler kozmos ile bütünleşmeyi sağlayan kıvılcım gibidir adeta.

 

Kürt müziği bu anlamda belki de bu coğrafyanın en özgün olanlarından birisidir. Toplumsal değerlerle ve işleyişle çok fazlasıyla iç içe geçmiş bir yönü vardır. Keza toplumsal değerlerden bazılarının neredeyse tek taşıyıcı dinamiğidir.

 

Kahramanlık, aşk, ızdırap, sadakat, vefa ve sabır gibi konularla ilgili genel kanaatler ve düşünceler musikişinasların, yani dengbejlerin seslendirdiği destanlar üzerinden toplumsal hafızada yer bulur. Bundan dolayı da son derece derin izler bırakan bir damara sahiptir.

 

Dengbejler, yaşanmış ya da yaşandığına inanılan olayları müzik eşliğinde irticalen ve herhangi bir metne bağlı kalmadan her seferinde yepyeni bir yorumla hikaye edip seslendirirler. Her bir dengbej aynı zamanda bir hikayecidir, şairdir ve edebiyatçıdır da. Bundan dolayı da musikinin sosyolojik karşılığı hayli geniş bir alandır.

 

Benim çocukluğumda “saz-i sandıké” olarak adlandırılan plakçalarda çalınan dengbejlerin destanları ve ezgileri uzun kış gecelerinde evlerimizi ve yüreklerimizi ısıtırdı. Tedirginlik ve hayranlıkla dinleniyor olmasından mıdır bilemiyorum ama her hikayenin içinde biz de vardık. Bazen sözlü bazen sazlı olarak tarihin bilinmeyen zamanlarından aktarılan bir hikayenin bir yerinde anlatacının “bizzat ben de oradaydım” sözüne ne kadar kati bir biçimde inanırdık.

 

Plak çalar müziği kaydedilebilir, kaset çalar ise taşınabilir hale getirdi. Her iki gelişme de müziğin yaygınlaşmasını ve standardının oluşmasını sağladı. İş görece daha kolaylaştı. Kasetçalarlar küçüldü. Wolkman’ler çıktı.

 

Musiki kültürü şahıslar üzerinden devam ederken kasetçalarla birlikte kişilerden de birazcık ayrışmaya başladı. Ama bir kişi hariç. Şıvan Perver. Hem müzik yaptı hem de müzik üzerinden sosyo-kültürel canlanmayı sağlayarak asimilasyonu boşa çıkardı. Tek başına Kürtçenin asimile olmasını şarkıları ile engelledi.

 

Örgütün kanlı senaryosunun içinde payanda olmayı kabul etmedi. Her musikişinasa zorla “önderliğe övgü” tadında söylettirdikleri methiyeleri ona söyletemeyince önce ölüm fermanını çıkardılar, baktılar ki güçlü bir duruş var sonra da hain ilan ettiler. Ama hiçbir operasyonları insanlarla onun müziğinin arasına bariyer kurmayı başaramadı. Kaldı ki cuntacıların yasaklamaları da aynı şekilde karşılık bulmadı halk arasında. Herkes mutlaka bir yolunu bulup onu dinliyordu. Ya Erivan Radyosu’ndan ya da gizli kaydedilmiş bir kasetten.

 

1988-1992 yılları arasında Konya Selçuk Üniversitesinde okurken vakit buldukça zamanın koşullarına uygun küçük ölçekli ticari bir faaliyetim vardı Urfa’lı bir hemşerimle birlikte. Urfa’dan, Gaziantep’den Kilis’den kaçak yollarla orta doğudan gelmiş gümrük mallarını alıp Konya’daki esnafa, öğrencilere ve dostlara satıyorduk.

 

Çoğu zaman gidip bizzat kendimiz alıyorduk ama bazen acil talep olunca da tanıdık birisi üzerinden sipariş de verdiğimiz olurdu. Bir gün ağabeyimden bir talebim oldu. Urfa’daki pasajdan birkaç küçük el radyosu, wolkman, çay, birkaç kilo Adıyaman tütünü, saat vb eşyaları sipariş ettim. O da bize istediklerimizi bir koli ile Diyarbakır’dan gelip İzmir’e giden bir firma otobüsü ile gönderdi.

 

Ancak iletişim imkanları dolayısıyla eşyaları alamadık ve koli İzmir’e gitti. Otobüs firması ile yapılan görüşmelerden sonra dönüşte emanetin teslim alınabileceği ve bunun da ancak gece saat 03.30 sularında Konya’dan geçerken mümkün olacağı söylendi. Şoför, emaneti ancak yol üstünde teslim edebileceğini söyledi.

 

Hatta adam, yol şartları neyi getirir bilinmez sen her ihtimale karşı en az yarım saat önce orda ol diyerek sıkı bir tembihte de bulundu. Şu an öğretim üyesi olan ev arkadaşımla birlikte gittik ve bekledik. Sibirya soğuğunu aratmayan bir kış gecesi.

 

Üst baş düzgün değil. Ama cebimdeki wolkman’de Şıvan’ın kaseti çalıyor, gecenin soğuğuna onun sıcak nağmeleri karışıyordu. Titreyerek bekledik. Derken araç geldi ve koliyi aldık. Arkadaşım bir tarafından ben diğer tarafından tutup evin yoluna koyulduk. Az ilerde sivil bir polis aracı önümüzü kesti. Hemen üzerimizi arayıp her şeyi aldılar.

 

Koliyi, kimliklerimizi, cüzdanlarımızı ne varsa. Wolkman’i de içindeki kaseti de. Bindirdiler bizi araca. Arkadaşım çaktırmadan kaseti çıkarıp çıkarmadığımı sordu. Kaş göz işareti ile “suç aletini” polise kaptırdığımı söylerken polis bizden şüphelenmeye başladı. Araçta arama yapmayı düşünürken karakola götürdüler bizi. Ben arkadaşımdan daha endişeliyim. Hem Kürdüm hem de kaset tam da Halep’çe parçası çalarken ele geçirildi. Adam birazdan walkmeni açacak ve Şıvan o yanık sesi ile “ey Kürdistan Kürdistan” diye türkü çığıracak ve her şey deşifre olacak diyordum.

 

Sonunda olan oldu. Biz o geceyi orada sabahladık. Polis tüm “mal varlığımıza” el koydu. Kasete de wolkmane de. Attılar bizi dipteki deliğe. Endişemiz büyüdükçe büyüdü. Okul hayatımız, geleceğimiz tüm hayallerimizi bitirecek bir “suçüstü” yakalanmıştık.

 

Derken araya, onların itibar ettiği hatırlı bir tanıdık girdi ve eşyalarımızı bize teslim edip bizi bıraktılar. Tutanak hazırlanırken adam sözlü olarak tehditler savurmaya devam ediyordu, “itiraf edin bakayım kim olduğunuzu yoksa bu kolideki mallar için de mali polisi çağıracağım” diyordu. Sonunda tüm cesaretimizi toplayıp itiraf ettik.

 

Her ne kadar biz Kürt bir ozan dinliyorsak da aşırı dinci, radikal-islamcı olarak kendimizi tanımlıyoruz. Olmaz dedi ama. Neden? Çünkü Kürtçe şarkı dinleyen, hele de Şıvan gibi bir bölücüyü dinleyen her kes onun gibi bölücüdür, PKK’lıdır. Biz öyle değiliz demeye çalıştık ama sesimiz yetmedi. Adam küfretmeye devam etti… sonra da PKK Şıvan’a küfretmeye başladı…

 

Tarihi bir dönem yaşıyoruz, Şıvan, onunla aynı ideolojiye ve inanca sahip olmayanların çabası ile uzun bir zamandır ayrı düştüğü coğrafyasına kavuşuyor. Kürtlerin derdini bilmediği, ya da anlamadığı iddia edilen muhafazakarlar onun ülkeye gelmesine öncülük ediyorlar. “Kürtler için” var olduğunu iddia edenler ise onu kovmanın planlarını başaramamış olmanın kederini yutkunuyorlar. Hoş geldin mamoste delal. Hoş geldin Çağdaş dengbej…

 

Son olarak, eğer bugün Kürtçe adına yaşayan bir sanatsal ruh varsa bunun için Şıvan’ın tek başına yaptığı katkı PKK ve bileşenlerinin Kürtlere rağmen yürüttükleri tüm sanatsal faaliyetlerden birkaç kat daha fazladır.