Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Merhaba Ey Ali Sultan!

10.08.2012
Oruç, daha önceki kavimlere de buyrulmuş olan temel ibadetlerden birisidir. İşin içinde gizli olan hikmetler bir yana, oruç tutmanın toplumsal olarak oluşturduğu bir değer alanı vardır ve bunlar, o mundemiç olan alanın tam da sosyolojik deyimi ile temel taşıyıcı ajanıdırlar adeta.
 
Bize kadar tevarüs eden bu ibadet, metafiziğin hayatımızdaki yerini her yıl tahkim edip üzerinin küllenmesini engeller. Büyük dalgınlıklardan uyanma zamanıdır. Elbette arınmayı gerektirecek hatalar işlemişiz ve işlemeye de devam edeceğiz. Ama önemli olan bunların farkına varmaktır ve ramazan tam da bunu hatırlatan bir zaman dilimidir. Zamanın dışına çıkamayacağımıza göre bunun da dışında kalamıyoruz nitekim. Bütün farklılıkları bilmenin teorisine dair pratikleri yaşatır bize. Bundan dolayı da ramazana özgü adetleri sadece oruç ibadetinin yerine getirilmesi çerçevesinde görmemek gerekir. Gerçekte bir yenilenme ve arınma sürecidir. İtikaf, çile (doğuda “çellé” denilir), mukabele, teravih, fıtr sadakası vb adetler de orucun bu anlamdaki işlevinin kök salmasına katkıda bulunurlar.
 
Eski ramazanlara olan özlem de sanırım sadece bir iki gösteri sanatı veya davulcuların manisi değildir. Tam da bahsedildiği gibi orucun arınma işlevini güçlendiren adetlerin yok olması olarak okunmalıdır.
 
Söz gelimi benim için Mevlit Okutmak bunlardan birisidir. Urfa’da yakın bir tarihe kadar Ramazan’da pek çok aile, özellikle de son on günde, kalabalık bir davetli misafir ile özel bir iftar yemeği ve Mevlit Okutma adetini mutlaka yerine getirirdi. Mevlit daveti verenin ortamına göre, Kürtçe de okunabilirdi, Türkçe de. Türkçe okutulan Mevlit, Süleyman Çelebi’nin onbeşinci yüzyılda yazmış olduğu ve asıl adı Vesilet-u Necat olan eseridir. Efendimizin doğumunu, güzel ahlakını, hayatını, fiziki görüntüsünü, anne-babasını ve doğumunda meydana gelen mucizeleri anlatır. Kürtçe olan ise Süleyman Çelebi’nin eserinden esinlenerek, tahminen 18, yüzyılda Molla Hüseyin El-Batevî tarafından yazılmış olandır.
 
Gerçi Osmanlı döneminde ilk önce hazreti peygamberin doğum gününde yapılan bir ritüel idi ama daha sonra pek çok özel günde de Mevlit okutulmaya başlanmıştır. Pek çok yerde ve günde Mevlit Okutulmasına şahit olmuşluğum vardır ama hiç birisi Urfa’daki Ramazan Mevlidi kadar orijinal ve keyifli değildir.
 
Davetliler ikindi namazından sonra mevlidin okunacağı/okutulacağı eve gitmeye başlarlar. Misafirlerin çoğunun geldiğine hükmeden Mevlithan, ki bu genelde ev sahibinin en çok itibar ettiği din adamı ya da onun işaret ettiği birisidir, her bir bölümü farklı bir makamda olmak üzere okumaya başlar. Her kes pür dikkat ve huşu içinde dinlerler hoca efendiyi. Ev sahibi, önce buhur tütsüler yakar. Sonra bir tepsinin içine bir evde mutlaka olması gereken erzaktan (bulgur, tuz, buğday, pirinç, şeker, baharat gibi) birer tutam koyup üstünü bir tülbentle örtüp,  bereketi artsın diye hocanın önüne bırakır. O’nun doğuşu ile aleme gelen bereketten bize de ihsan et demenin bir başka dildeki adıdır bu gelenek.
 
Buhur kokusu, baharat ve gül yağı kokuları birbirine karışır. Birazdan duygu seli başlar. Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan bölüm, “Merhaba Ey Ali Sultan” diye başlayan kısma geldiği anda cemaat hep birlikte ayağa kalkar. Kainatın efendisini ayakta, elleri bağlı, gözleri yaşlı olarak karşılamaktadırlar. Hürmet için ayağa kalkılmıştır, itaat için eller bağlıdır. Ama efendiler efendisi yetim doğmuştur, hüzün büyüktür gözler yaşlıdır…
Bu adetin her Ramazan yerine getirilen bir hanede oruç ibadetinin anlam ve önemini ayrıca anlatmaya gerek var mı?
 
Bir dönem bu adete bidat deyip sırt çevirenlerin fikirleri doğrultusunda bir değişim olmadı ama medya herkesin ütopyasının yerini doldurdu galiba.