Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Militan Laikliğin Sonu: Tunus (Mazhar Bağlı)

15.05.2011

Laikliği bir yaşam biçimi olarak gören ve dayatanların, kamusal alanda dini sembollere tahammül edemeyenlerin referanslarındandı Tunus tipi laiklik. Vaktiyle bu zorbalığa öykünenlerin şimdilerde Tunus’ta olup bitenleri nasıl yorumladıklarını insan merak ediyor doğrusu.

Hatırlanacaktır Türkiye’de 1990’lı yıllarda gündemin en önemli maddesi ‘irtica’ idi. Muhayyel olarak oluşturulan bu suç ve tehlikeye karşı envai çeşit mücadele yolları ve tedbirler tartışılmakta, öneriler sunulmaktaydı. Bu konuyla (suçla) mücadele yöntemlerine dair tartışmalarda bir model olarak Tunus uygulamaları hayli heyecanla dile getirilmişti. Sokakta dahi başörtüsünün yasaklanmasını düşünenler olmuş ve örnek olarak da Tunus’u göstermişlerdi. “İnsanlar özel hayatlarında istedikleri gibi giyinebiliyorlar ama ‘kamusal alanda’ (sokakta) herkes tek tip giyinmek zorundadır ve herhangi bir sorun da kalmamıştır” denilmekteydi. Vaktiyle bu zorbalığa öykünenlerin şimdilerde Tunus’ta olup bitenleri nasıl yorumladıklarını ve nasıl bir yaklaşım içinde olacaklarını insan merak ediyor doğrusu.

Laiklik bir inanç biçimi değildir

Laiklik bir inanma ve toplum düzenleme projesi değildir. Tüm dünyada görülen dünyevileşmenin doğal bir sonucu olarak gerçekleşen din-dünya ayrımıdır. Dünyalık olgularla inanç alanının birbirini kuşatmasına izin vermemektir. Çünkü bu iki alandan herhangi birisinin içerdiği temel referansların diğerinin alanına ilişkin vazgeçilmez bir parametre haline getirilmesi her şeyden önce epistemolojik bir kopma ve karmaşaya neden olacaktır. Militarist özellikleri olmayan bir laiklikle kimsenin bir sorunu olmamıştır. Herkesin kendi inancında özgür olduğu açık bir hüküm ile ifade edilen kutsal bir metnin inananları için laikliğin bir sorun olarak görülmesi ancak özel bir çaba ile mümkün olabilir. Nitekim öyle de olmuştur. Laiklik din ile devlet (dünya) işlerinin birbirinin alanına müdahale etmemesi değil, devletin dini tamamen hayattan kovması şeklinde uygulanmıştır. Bu durum hem devletin hem de laikliğin meşruiyet ve kuşatıcılığını kuşkulu hale getirmiştir. Aynı durum demokrasi için de geçerlidir. ‘Göstermelik demokrasi’ gerçek demokrasiye dönüşmediği takdirde sorunlar daha da karmaşık hale gelecek ve toplum, içine sokulduğu kısır döngüden kurtulamayacaktır. 1950’den beri demokrasiyi sekteye uğratanların nasıl bir gelecek düşündüklerinin somut örneğidir Tunus.

Tunus’taki isyan tıpkı 1978’deki İran Devrimi gibi siyasi çevreler ve otoriteler tarafından hiç hesap edilemeyen bir biçimde ve zamanda gerçekleşti. Kimsenin böyle bir beklentisi yoktu çünkü. Diktatörlüğünü her geçen gün daha da derinleştiren Bin Ali, iktidarı demokrasi üzerinden elinden alabilecek olanları ya hapse attı ya da sürgüne gönderdi. Ama bugün varılan nokta şunu bir kez daha göstermiştir ki bütün bunlar ancak geçici birer tedbir olabilirler. Bu olayın açığa çıkardığı bir diğer konu da toplum mühendisliğinin bittiğidir. Klasik sosyolojinin de kendine bir çeki düzen vermesi gerekiyor. Özellikle de pozitivist yaklaşımı benimseyenler var mı artık bilemiyorum ama bu olay onların varoluşsal referanslarını kökten sarsmıştır.

Aslında topluma yönelik bu tür operasyonel girişimlerin bir sonuç vermeyeceğini gösteren pek çok olay yaşandı ama bu konudaki heves asla dinmedi. Galiba iktidar olma ve güç kullanma hevesi insani yetenekleri körelttiği gibi anlamayı da kısırlaştırmaktadır. Doğu Bloku’nun çökmesi, diktatörlüklerin bir bir devrilmesi, ulus devletlerin sorunlarının görülmesi, devlet eli ile yaygınlaştırılan ideolojilerin çok kolay biçimde terk edilebiliyor olması bahsi geçen mühendislik faaliyetlerinin ne kadar başarısız olduklarını gösterir. Peki, bunca imkâna rağmen resmi ideolojiler neden sivil hareketler karşısında hiçbir başarı elde edememektedirler? Resmi ideoloji taraftarları halk için sivil hareket taraftarları kadar fedakarlık yapabiliyorlar mı? Bu sorunun cevabının retorik ile değil, eylem ve fiiller ile verildiği sürece cevabın ‘evet’ olması kolay değildir. Örnek mi istiyorsunuz? Amerika’da aylık 20 bin dolar maaşla çalışma imkânı olan birisinin bir “gönüllüler hareketinde” ayda sadece 1500 dolara çalışmaktan zevk almasıdır. Çünkü o, toplumun doğasının kurumsal ve doğal bir kurgu olduğunu değil, sembolik bir yapı olduğuna inanıyor, asıl fedakârlığın somut eylemlerle olması gerektiğini biliyor.

Diktatörler devri sona eriyor

Özetle; ister siyasi alanda, ister toplumsal-gündelik alanlarda olsun, toplumun/halkın sahip olduğu temel değerler ve değişim dinamikleri ile uyumlu olmayan her yapı er geç dağılmak zorundadır. Alınacak tedbirlerle ancak bunu geciktirmek mümkündür. Son olarak, Afrika’dan Asya’nın uzak köşesine kadar büyük bir coğrafyayı sadece belli birkaç aktör üzerinden kontrol edebileceğini hesap edenler bu hesaplarını yeniden gözden geçirmek durumunda kalacaklardır. Üstelik bu coğrafyadaki halklarla diyalog bundan böyle sadece bir tek şahıs üzerinden yürümeyecektir. Asıl aktörler gün yüzüne çıkmaya başlayacaklar. Bunun ne kadar süre sonra olacağını ise zaman gösterecektir.

mazharbagli@gmail.com
Doç. Dr. MAZHAR BAĞLI
Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi