Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Palu ailesi ahlakının sosyolojisi

04.02.2019

Bir televizyon kanalının sabah kuşağı programlarından birinde Palu adıyla gündeme gelen aile bireylerinin yaptıkları ifşaatlar, ciddi birkaç sorunun yaklaşmakta olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Bunların ilki hiç kuşkusuz ki medya toplum ilişkisidir. Medyatik bilgi malum olduğu üzere dramatik bir bilgidir ve doğrudan mitik bir biçimde, rasyonalite süzgecinden geçmeden bireylerin yüreğine fırlatılır. Duyguları derinden kamçılayan ve insanın iradesine çok yönlü ipotek koyabilen bir işleyişe sahiptir. Kişiye düşünme, değerlendirme ve karar verme imkanı neredeyse tanımaz. Denilebilir ki medyanın büyüsüne kapılan kişi rüzgarın önündeki yaprak gibidir.

Bireyin bu durumunu istismar etmek, kitle iletişim sosyolojisinin en hararetli tartışma konularından birisidir. Hatırlanacaktır ünlü iletişim bilimci M. McLuhan, iletişim araçlarının bu kadar yaygınlaşması sonucunda tüm dünyanın küresel bir köye dönüşeceğini vurgulayıp bireysel kişiliklerin, yerel kültürlerin ve özgün toplumsal yapılar ile bunlara bağlı olarak da özgün değerlerin yok olacağı riskine işaret etmişti.

Eğer zihin yönlendirme faaliyeti “ilkel” duygular (dedikodu, cinsellik, pornografik düzeyde merak, şöhret) üzerinden yürütülen magazinsel bir çaba ise durum daha da vahim bir hal almaktadır. Magazin, her alanda ‘öz’ün şekle fedasını gerektirir. Kendi kimyasını eyyam üzerinden oluşturan popüler kültür, toplum üzerinde yapay, kırılgan ve sanal bir vicdan tabakası oluşturur. Bu tabaka, yapısı gereği kadim bir davranış modeli olarak topluma yansımaz. Magazin kültürü pek çok konuda dedikodunun dayanılmaz şehvetinin verdiği sarhoşlukla bazı alanlarda gel geç etkisi oluşturur ve toplumu oyalayabilir. Hikmet ve bilginin topluma uzak kalmasını beraberinde getiren bu durum, ciddi hasarlara neden olur.

Adaletin magazine düşmesi

İnsanoğlunun sahip olduğu en yüce değerler heyet-i umumiyesinin ortak paydası olan “adaletin” magazine düşmesi ise vicdanlarda onarılmaz yaralar açabilir. Unutmamak gerekir ki adaleti oluşturan değerler bilgi, hikmet ve vicdandır. Sanırım bu derin konularla televizyondaki bir “gündüz kuşağı” programı arasında organik bir bağ kurmak kolay olmayacaktır pek çoğumuz için.

Gelelim diğer konulara;

Günümüzün modern bilgi sisteminde iyi/kötü, günah/sevap ikilemini kuran temel referansın ne olduğu konusu her ne kadar çok açık gibi görülse de karşılaştığımız pek çok insani kriz üzerinden durumun pek iç açıcı olmadığı rahatlıkla söylenebilir. “Beniadem iyi midir kötü mü?” sorusu, bizi içinde birkaç hayati konunun olduğu tartışmalı bir alana götürür. Kaba bir ifadeyle söyleyecek olursak, ben gitmek istemem diyecek bir durumumuz da yok esasında. Zira insanlığı dehşete düşüren kötülüklere her şahit olduğumuzda kendi kendimize bu soruyu hep sormaktayız. Bu bağlamda Palu ailesinin işlediği günahların ifşaatını duyunca da pek çoğumuz insana/insanlığa dair zihnimizde zehirli bir kıymık gibi duran o soruyu tekrar sormaya başladı.

Benim bu konudaki temel yaklaşımım “akidevî” bir epistemolojiye dayandığı için özetle söyleyeyim: Ben insanın masum doğduğuna, bir irade sahibi olunca kişisel tercih ve pratikleri ile bu sıfatlardan birini aldığına inanırım. Felsefi olarak da insanın “iyi/pozitif” olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü insan hem iyinin hem de kötünün bilgisine sahiptir. Her iki durumla ilgili bir bilgi sahibi olmak bir potansiyele ve bir ayrıcalığa işaret ettiği için de insan iyi/pozitif bir varlıktır. Nereden bakarsanız bakın, tüm kadim okumalarda insanın iki zıddı (iyi/kötü) içinde barındırdığı gerçeğini görürsünüz. Geleneksel İslami söylemde bu “rahmani ve şeytani” ruh ya da karakter olarak kavramsallaştırılmıştır. Diğer tüm din ve ideolojilerde de bu yaklaşımın olduğunu görmek mümkündür. Peki, hem iyinin hem de kötünün bilgisine sahip olma potansiyelimiz nasıl oluyor da gündelik pratiklerimiz üzerinden bir kuşkuya dönüşebiliyor?

Tabii bu potansiyelin bir karşılığı ve bir bedeli vardır. Sahip olduğumuz bilgiyi kullanma sorumluluğu ve mükellefiyetleri de ağırdır. Ezcümle hem büyük bir imkânımız var hem de bir o kadar devasa bir sorumluluğumuz.

İyiden yana olmak

Zaten insanoğlunun temel hususiyeti iyi ve kötü arasındaki durumu ayırt edebilme kabiliyetine sahip olmaktır. Bizden istenen bir melek olmak değil kötü olan bir durumla karşı karşıya kaldığımızda iyiden yana tercihte bulunmaktır. Ama gel gör ki günümüzün modern dünyası kötü olanı, şiddeti, sonradan öğrenilmiş “arızi” bir durum olarak görmektedir. Neredeyse pek çok doğal/fıtri meziyetin tarihsel ve toplumsal koşullara bağlı olarak var olduğu imasında bulunmaktadır. Hâlbuki insanın bir doğası vardır ve kötülük de insanın bir parçasıdır. Ama insana onu tercih etme imkânı ve bilgisi verilmiştir.

Günümüzün modernist paradigması (kötülüklere dair yaklaşımı), sözümona insana dair hümanist veya pozitif bir tutum içeriyor gibi görünmek adına bu olguya pek sıcak değildir. İşte asıl riskli olan durum da budur. Çünkü bu bakış, insanı hakikatlerden koparan, kendisine yabancılaştıran, kendisini ve nefsini terbiye etmekten alıkoyan, bir nevi tanrılaşma istidadı içeren bir kibre dönüştürmektedir. Ve unutmamak gerekir ki insanoğlunun hakikatle arasına mesafe koyan her türlü yaklaşım onun kötülüğünedir.  

Beden politikaları

Stanley Kubric’in meşhur A Clockwork Orange filminde başroldeki asosyal ve şiddet eğilimli karakter, işlediği cinayet ve suçlardan dolayı nihayet bir gün yakayı ele verir ve içeri girer. Filmin kahramanı içeri girdikten sonra özel bir eğitim programından geçirilerek günah ve kötülük işleme duyguları zihninden tamamen silinir. Elde edilen bu başarı söz konusu programı uygulayan (ahlak abideleri) tarafından ülkenin önde gelen yöneticilerine büyük bir seramoni ile gösterilir. Söz konusu gösteride adeta bir “canavar” olan karakterin nasıl bir “melek” haline getirildiği gösterilir. Sahnede kendisini dövmekten tutun da yüzüne tükürüp tahrik etmeye kadar pek çok baskıya maruz bırakılsa da kafasına basan adamın ayakkabısını öpecek kadar emre itaat edecek hale gelmiştir. Bu başarıyı mağrur bir edayla yöneticilere sunan eğitmen sorar: Nasıl buldunuz? Herkes bir mucizenin gerçekleştiğine inanmaktadır. Bir kişi hariç: Papaz. Söz alır ve karşılarında duran bu canlının artık bir insan olmadığını söyler. Zira artık o kişinin bir iradesi yoktur ve dolayısıyla insan değildir.

Keza dinlerin de hukukun da hitap ettiği ve cezalandırdığı aslında iradedir beden değildir. Fakat günümüz dünyasında tam da Faucoult’nun dediği gibi iktidarın esas politikası ve stratejileri beden üzerinden kurulmaktadır. Konuyu özetlersek insanoğlunun sahip olduğu iyi ve kötü bilgisini tahrip eden modern bilgi kuramı, aynı zamanda insanın varlığını da yapısökümüne uğratmıştır. Dolayısıyla insan için tutunacak somut bir referans alanı kalmamıştır. Palu ailesi, insanın iyi olma durumunu zedeleyen tekil bir örnek olmanın ötesinde ürpertici bir duruma ve değişime işaret ediyor.

Diğer konuya gelince, yani cari olan paradigmanın kurduğu “iktidar”’ın toplumsal yapı için hiç bir sabiteyi ve ilkeyi referans almama sorununa gelince… Sahiden günümüzün toplumsal yapıları hangi referansla hangi kurumsal ilişkileri ve hangi normları, nasıl değerlere dönüştürmektedir? Elbette her toplumun ve her dönemin kendine has bir takım değer farklılıkları var. Ancak bu durum bu alanda büsbütün bir göreceliliğe işaret etmez. Sosyal bir varlık olan bireyin toplumla birlikte gerçekleştirdiği faaliyetlerin bir bağlama sahip olması, toplum dediğimiz olgunun varlığı için elzemdir, olmazsa olmaz. Bağlamsız bir sosyal yapı söz konusu olabilir mi? Tabii ki olamaz. 

Burada bir hatırlatma yapmak isterim, modernleşmenin kurucu aktörü olan  Batı medeniyetinin insanlık için evrensel bir değer olarak ürettiğini iddia ettiği demokrasiye olan inancı ya da düşüncesinin ne olduğunun, coğrafyamızdaki örnekleri sanırım yeteri kadar açıklayıcı olacaktır. O halde toplumsal yapının şu ya da bu şekilde bir parametreye bir normatif değer düzlemine muhtaç olduğu gerçeği bize hem cezai yaptırımlar için hem de ahlaki kurallar için bir bağlam oluşturmaktadır. Günümüz dünyasında ise az önce bahsettiğimiz “iyi-kötü insan doğası” ile ilgili yaşanan krizlerin neden olduğu yapı sökümünden dolayı neredeyse söyleyecek bir laf zemini kalmamıştır. Mesela “özgürlük” kavramı üzerinden oluşturulan baskı yüzünden, insan, toplumsal değer ve normlardan, ahlak kurallarından bahsedemez hale geldi. Oysa toplum sadece değer üreten bir mekanizma değildir, aynı zamanda bireyleri kontrol eder. Toplum bu rolünü yerine getirirken tahripkâr da olabilir ama tekil bir yanlış tüm bir olguyu yok etmeyi gerektirmez.

Toplumun bir davranışı gizlemesinin en temel sebebini, suçun alenileştirilmesinin suçsuzlar açısından birçok tehlike barındırdığı kabulünden yola çıkarak anlamak mümkündür. İnsan davranışı suç işlememeyi norm(al) kabul etme üzerine kurulu olduğundan, suç genellikle alışılmadık, olağandışı ve korkutucu bir şey olarak görülür. Bu durumu tersine işleten her süreç antropolojik bir dönüşüme de işaret eder. Suçun teşhir edilmesi, ‘korkunç’ ve ‘alışılmadık’ gibi sıfatlarının yok edilmesine yol açar. Böylece zamanla suç (günah) suç olmaktan çıkar. Demek ki suçun (günahın) gizlenmesi, suçsuzluktan bahsedebilmek için alınmış bir tedbirdir. Buna mukabil suçun gizlenmesi her zaman ve her durumda toplumsal sıhhate hizmet etmez.  

Suçlunun bulunması ve açığa çıkarılması ile suçun teşhir edilmesi farklı konulardır. Teşhir edilen suç normalleşir, açığa çıkarılan suç cezalandırılır. Eskiden (bu kadar çok iletişim vasıtasının bulunmadığı zamanlarda) toplumca gizlenen anormal davranışların bilinmesi ihtimali yoktu. Bir televizyon programında ortaya çıkıp Türkiye’nin gündemine oturan Palu ailesi olayı; anormal bir durumun normal kabul edilmesi suretiyle genel ahlak ilkelerine karşı işlenmiş yani yüksek bir değere karşı işlenmiş bir suça dramatik bir örnektir. Bu suçun tüm etkisini silmek elbette mümkün değildir. İşlenen cinayetlerin kurbanları bir daha geri gelmeyecekler. Yaşanan tecavüz ve şiddet olaylarının etkisi hiçbir zaman tamamen silinmeyecektir. Yaşananların etkisini azaltmak iki şeyle mümkün: Adaletin verdiği cezai yaptırımları uygulamak ve ahlak kurallarına riayet etmeyi toplumsal işleyiş üzerinden sağlamak. Unutmamak gerekir ki toplumun kurucu gücü ahlaktır.

Kaynak: https://www.star.com.tr/acik-gorus/palu-ailesi-ahlakinin-sosyolojisi-haber-1429341