Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Parlamenter Sistemin İstiap Haddi!

07.02.2013

Önümüzdeki yıl Cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesi ile birlikte esasında şu an var olan parlamenter sistem fiili olarak işlevini tamamlamış olacaktır. Halkın oyuyla seçilmiş iki aktörlü, iki başlı bir iktidarın varlığı sistemi işlemez hale getirecektir. Bu durum doğal olarak başkanlık sistemini tüm şartlardan bağımsız bir şekilde gündeme getirecektir.

 

Bu konuyu, yani hükümet sistemini devlet sistemine tekabül eden bir değişim gibi gündeme taşımak isteyenlere rağmen sorun hep sıcaklığını koruyacaktır. Parlamenter sistem istiap haddini doldurdu. Sorun çözme kabiliyetini kaybetti, bürokratik oligarşinin direncine yenik düştü.

 

Başkanlık sistemi, günümüzün siyaset teorisine de Türkiye toplumunun antropolojik dokusuna da son derece uygun bir hükümet etme sistemidir. Yasama ile yürütme arasındaki dengenin modern demokratik bir tarza kavuşturulması için de başkanlık sistemine ihtiyaç vardır.

 

Esasında toplumumuz da lider eksenli bir siyasi düşünceye ve eğilime sahiptir. Liderlere çok önemli rollerin toplumsal iç dinamiklerle ve adeta doğal bir atıfla verilmiş olması da bundandır. Beklentinin de bu yönde, yani toplumsal alandaki sorunları deruhte edip bir çözüme kavuşturacak riskler alacak bir kararlılık ve cesarette olması gerektiği şeklindedir.

 

Cumhuriyet tarihinden bu yana kurulan bunca hükümete ve parlamento dönemlerine rağmen siyasi tarihimizin liderler üzerinden anılmış olması da bundandır. 20. Hükümet denildiğinde kimsenin aklına herhangi bir şey gelmez ama Menderes Hükümeti denilince pek çok şey akla gelir.

 

Siyasi tarihimizde pek çok siyasi hareket ve hükümet gelmiş geçmiş olmasına rağmen Menderes dönemi, Özal dönemi ve Erbakan dönemi gibi isimlendirmeler de esas olarak toplumun bu lider tabiatlı özelliğine işaret eder.

 

Tabi lider denilince doğal olarak hemen akla iki temel açmaz gelmektedir. Birincisi geleneksel egemenlik ilişkisinin en bilinen karizmatik liderliğin günümüz demokratik sistemi ile olan uyumsuzluğudur. İkincisi de liderlik ile milli şefliğin birbirine karıştırılmasıdır. Her “lider” ifadesinin “milli şefi” çağrıştırmış olması liderliğin bizzat kendisinde var olan sorunlara değil milli şefin diktatöryel uygulamalarına işaret eder.

 

Siyaset giderek çeşitlenmekte ve yerinden yönetime, adem-i merkeziyetçiliğe doğru kaymaktadır. Kaldı ki bu yeni bir tartışma da değildir. Belki de siyasetin sistematik bir yönetim erki olarak var olmasından bu yana devam etmektedir.

 

Son olarak, başkanlık sistemi toplumsal muhalefeti oluşturan kamuoyu ile vesayetçi ve seçkincilerin bir rekabeti olarak da görülebilir. Kimin kazanacağını ise halk karar verecektir. Cumhurbaşkanının tekrar meclis tarafından seçilmesini isteyen muhalefetin varlığını da bundan bağımsız düşünmemek gerekir.