Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Prof.Dr. Mazhar Bağlı: 28 Şubat’ın Gizli İdeolojisi Gülenizmdir

28.02.2016

Erbakan hoca, din üzerinden siyaset yapmayı değil, dindarların siyasetle meşgul olmaları gerektiğine inanıyordu ve ömrünün tamamını da buna adadı.
O siyaseti din dışı bir alan olarak da görmüyordu. Bir Müslüman olarak dünyanın, ülkenin ve içinde bulunduğun ortamın gidişatı ve yönetimi konusunda bir sorumluluğumuzun olduğuna iman eden birisiydi.
Nasıl namazın farz olduğuna inandıysa aynı şekilde idarenin iyi yönetime kavuşturulması için de çalışılması gerektiğine inanıyordu.
Erbakan hoca, hitap ettiği kitleyi büyük oranda değiştirmeyi başardı. Bizim toplumumuzda derin bir özlem olan kalkınma coşkusunu tatmin edecek çalışmalar yaptı.
Kafasına koyduğundan asla vazgeçmedi.
Rakipleriyle adil bir ortamda mücadele etme hasretiyle yanıp tutuşuyordu ama ona bu imkan asla verilmedi.
Hep haksız bir rekabet ortamındaydı.
Partisi kapatılıyordu, sesi kıstırılıyordu, haksız ithamlara maruz kalıyordu ama hiç aldırmadı o saldırılara.
Didindi, çabaladı ve sonunda başardı. Daha doğrusu bu işi başaracağı kesinleşmeye başladı. Her seçim oylarını arttırmayı başaran bir güç olarak siyasi mekanizmanın içinde belirleyici bir aktör olmaya başladı.
Onu bertaraf etmek için çevrilen envai çeşit entrikaya rağmen o hep galip geldi. Onu yok etme çabaları sonuç vermedi. Millet, din istismarcısı olarak değil, dindar bir siyasetçi olarak görmeye başladı ve bu vasfın ona artı bir değer kattığına karar verdi.
Ülkedeki siyasi mekanizmanın içine yeni bir aktörün dahil olması iki kesimi rahatsız ediyordu.
Resmi ideolojinin görünür siyasi hareketi Ulusalcı Kemalistler ve yine resmi ideolojinin muhafazakar hareketi olan Gülenizm bu gelişmelerden rahaysızdı.
1995 yılında yapılan genel seçimlerde Refah Partisi %21,3 oy olarak birinci parti olunca ulusalcı Kemalistler biraz da zorlamayla Erbakan’ı dışarıda tutmak için Doğru Yol Partisi ile Anavatan Partisi arasında bir koalisyon kuruldu. Ancak bu hükümetin ömrü kısa oldu ve bir yıl sonra 1996 yılında Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi koalisyon hükümeti kuruldu.
Hükümet kurulduktan sonra başlayan “laiklik” tartışmaları, altı ay sonra 28 Şubat’ta toplanan Milli Güvenlik Kurulunun da ana gündem maddesi olmuştu. Hükümete karşı bir “cunta hareketi” başlatan ordu, yanına “silahsız kuvvetleri” de alarak hükümete bir dizi dayatmada bulunmuş ve sivil hükümetin iş yapmasını imkansız hale getirmişti. Nihayetinde Erbakan bir yıl sonra, Haziran 1997’de görevi bırakmak zorunda kalmıştı.
Sürecin nasıl kurgulandığını, Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Güven Erkaya, Çevik Bir, Batı Çalışma Grubu, Beşli Çete, Silahsız Kuvvetler, Kanlı mı Olacak Kansız mı Manşetleri ve diğer olağan üstü durumları hepimiz biliyoruz.
Bendeniz o zaman ODTÜ’nün araştırma görevlileri için uyguladığı yabancı dil programına devam etmekteydim. Siyasi tartışmaların merkezinde kalıyordum.
Benim devam ettiğim sınıfta, Gülen grubundan olduğunu açıkça deklere eden bir komiser yardımcısı da vardı.
28 Şubat toplantısından hemen sonra okula geldiğimde o arkadaşın parmağını sallayarak ve asabi bir ses tonuyla muhatabına, “görecek o görecek, bunca kazanımlarımızın üstüne oturma hayali kurana o rüyayı kabus ederiz” diye hitap ediyordu.
Hayrola arkadaşlar, kim görecek, kim kimin mülkünün üzerine oturuyor? diye sorduğumda dinleyici olan arkadaş, Erbakan’ı kast ediyor dedi.
Konu doğal olarak dikkatimi çekti, hangi kazanımdan bahsediyorsunuz diye sorduğumda, 17-25 Aralık sürecinde Gülen’in “kırk yıldır ördüğü hırka” ifadesine benzer bir kızgınlıkla “kimseyi ürkütmeden” elde ettikleri imkanların kaybolmasına razı olmayacaklarını vurguladı.
Doğrusunu isterseniz ben o zaman bu öfkeye hayli şaşırmıştım. Ancak daha sonra Zaman gazetesinin Erbakan hocaya bırak git demesi ve F. Gülen’in başörtüsü dini bir buyruk değil demesi taşların yerine oturmasını sağladı.
Malum 28 Şubat süreci iki somut konu üzerinden yürüyordu ve bu iki konu üzerinden de karşı çıkılıp protesto edilebiliyordu.
Yani başörtülü her bir kadın bu sürece karşı direnen bir kahraman ve imam hatip liseleri de bu sürece direnen mevzilerdi.
Gülenizm bu iki alanın derhal terk edilmesini istedi. Hatta bu iki alanı terk ettirenler bu alandaki boşluğu onlarla doldurdular.
Basit bir iki soru ile bitirelim, çok sıradan bir işletmeyi bile fişleyip baskı uygulayan cunta, ülkedeki tüm kurumlara nüfuz ettiği açık bir şekilde görülen Gülenizm’e niçin hiç dokunmadı? Niçin daha çok güçlenmelerine imkan tanıyan bir iklim oluşturdu?
Halen sivil siyasetin Gülenizm ile olan çatışmasının da 28 Şubat sürecinin bir devamı olduğunu düşünüyorum. Farklı bir maske ile sivil siyasetin karşısına çıkan bu yapının kökleri oradadır. Gülenizm, aynı zamanda AK Partinin kurucu iradesi ve aktörlerine “rağmen” özel bir operasyonla bu iktidara da eklemlenen gizli bir ortaktı. Ve yine bana göre sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dan başka hiç kimse bu işi (Gülenci vesayeti) bitiremezdi.
Zaten hükümete bu kadar kin kusmalarının nedeni de budur, elde edemedikleri bir güç için değil, var olan bir gücü kaybetmiş olmanın öfkesi var adamlarda.