Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Seçimden Önce Seçimden Sonra Başörtüsü (Mazhar Bağlı)

07.06.2011

Başörtüsü sorununun kilidi, bu sorunun varlığı üzerinden seçmenlerini stabilize edebilen siyasi hareketlerin elindedir. Muhayyel bir retorikle sunulan rejimin tehlikede olduğu söylemi inandırıcılığını yitirmiştir.

Seçimler yaklaşınca tekrar gündeme gelebilecek olan temel konulardan birisi de başörtüsü yasağıdır. Danıştay 8. Dairesi’nin Akademik Lisansüstü Sınavları’na (ALES’e) başörtüsü ile girilmesine ilişkin YÖK’ün yaptığı düzenlemeyi iptal etmesini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Bu konu aslında kimi çevreler için vazgeçilmez varoluşsal alanlardan birisidir. Onlar için bu yasak iki yönlü bir hayat kaynağıdır. Bir yandan iktidar partisinin muktedir olma durumuna helal getirmek isteyenlere malzeme üreterek zorlamak bir yandan da bu sorunu hep bir rejim meselesi olarak gösterip bunun üzerinden seçmen katındaki duyarlılıkları okşamak suretiyle kendileri için bir alan oluşturmak istemektedirler. Aslında bu yasak üzerinden Türkiye’nin genel siyasi reflekslerini ölçmek de mümkündür.

Keza siyasi iktidarların sahip oldukları yetkinliğin sınırlarına ilişkin de bir tutamak oluşturulabilir. Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki AK Parti, Türk siyasi hayatında bu meseleyi “politik bir malzeme” haline getirmeden çözmek isteyen belki de tek partidir. Başta Sayın Başbakan olmak üzere AK Partili pek çok aktör bu meseleden dolayı doğrudan ya da dolaylı bir mağduriyet yaşadılar ve yaşamaktadırlar. Bu durum onların bu meseleyi her şeyden önce “insani” bir eksende görmelerine neden olmaktadır. Asıl bağlam siyasi değildir. Bir inanç meselesidir ve bundan dolayı da konu esas olarak din ve vicdan özgürlüğü meselesidir.

Uzlaşma beklemek yersiz

Ama başörtüsü meselesi neredeyse hiçbir zaman bu haliyle gündeme gelmedi. Gelmesi de beklenmemelidir. Çünkü bunun dışında işlevleri de olan bir alan olarak hep görüldü. Bu işleve uygun bir tanımlamada ısrar edilmesi de bununla ilişkilidir. Bu yasak her ne kadar güncel siyasi bir tartışma alanı olarak görülse de esasında ülkemizin en önemli kırılma noktalarından birisidir. Hoşgörü, tahammül ve sahip olunan toplumsal değer ve gelenekle kurulan ilişki açısından olduğu kadar siyasi tavır alışlar ve hesaplar açısından da hep kilit bir konumda olmuştur. Kıyafet ile düşünce arasındaki ilişkinin ötesinde bir işlevi vardır, yasakçılar için bu işlevler var olduğu sürece de bu sorunun çözümü mümkün değildir. Bundan dolayı da sorunun çözümü için belli bir aktörün veya kesimlerin/tarafların rızasını bekleme gibi bir durum esas olarak anlamlı değildir. Onlar zaten razı olmayacaklardır. Ama yine de bu sorunun çözümü doğrudan siyasi atmosferle ilişkilidir. Bir başka ifade ile konuyu asıl alanına dahil etmekle bu sorun çözülecektir. Çünkü konu, aslında gündeme getirildiği asıl ekseninden çok daha farklı bir dinamiğe sahiptir ve bundan dolayı da çözümü sanılandan çok daha zordur. Dahası bu zorluğun dayandığı başka parametreler de mevcuttur. Siyaset ile toplum arasında senkronize edilemeyen değişim dinamiği ve kimi aydın-entelektüellerin kifayetsiz dünya algısı bu sorunu giderek daha da derinleştirmektedir. Mesele daha çok üniversiteler ekseninde bahse konu edildiği için de işin felsefi alanla olan ilişkisi de tartışılmaya mahkûmdur. Bu konu aydın-entelektüellerle de doğrudan ilgilidir. Çünkü Mannheim’in de dediği gibi insanları toplumsal baskının oluşturduğu akıl tutulmasından kurtaracak bir gerilime ve kudrete sahip olanlar ancak aydın-entelektüellerdir.

Kim mağdur olmak ister?

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki başörtüsü hiçbir koşul altında bugün yukarda bahsi geçen kesimler tarafından tanımlandığı veya kategorize edildiği gibi tek bir politik/siyasi tarzın veya ideolojinin simgesel dışa vurumunun sembolü olmadı. Çünkü bu tanımlama, işin doğasını anlamaktan çok dışlamayı hedeflemiş olduğundan ilk adımda yanlı ve eksik bir yaklaşımdır. Eksiktir çünkü mahkûm ederek işe başlamaktadır. Eksiktir çünkü belli bir inanç formunu siyasi bir görüşle ortak bir paydada buluşturarak sınırlandırmaktadır. Bir diğer konu da başörtüsünün gösterişin, politik tahakkümün veya riyanın bir aracına dönüşebilmesi için bu konunun bir mağduriyete neden olmamış olması gerekirdi. Ama işin aslı böyle değildir. Aksine bu tarz giyim en basit hali ile kamuda istihdam edilmeye manidir ve büyük bir ayrımcılıktır. Hiçbir kişi kendisine açık bir ayrımcılığın yapılmasına hizmet edecek bir tavrın içinde olmaz.

Esasında meseleyi böyle tanımlayanlar da bu kıyafetin siyasi veya politik bir tavır olmadığını çok iyi biliyorlardı. Halen de böyle olduğuna inandıklarını sanmıyorum. Ama kendilerini böyle inandırmak ve meseleyi bu eksende ele almak zorundadırlar. Bunda da ısrarlı olacaklardır çünkü bu ısrarın altındaki sosyolojik dinamiktir onlara asıl yaşamsal alanlar oluşturan. Kendi varlığını sarsacak bir adım atmaları düşünülebilir mi? Dahası yapılan bu tanımlamanın dışına çıkabilmeleri de artık imkânsızdır çünkü yandaşları- seçmenleriyle bu retorik üzerinden iletişim kurabilmektedirler. Statükonun kibirli elitleri için de aynı durum söz konusudur. Onlar da ancak kimi yasaklar ve yaptırımlar üzerinden halka dokunmaktadırlar. Sadece bu alan üzerinden kurulan bir iletişim de doğal olarak hep tek taraflı monolog şeklinde cereyan etmektedir. Acaba yüksek yargı üzerinden işlerini yürüten bu zihniyet bunun dışında hangi yolla halka dokunabilmiştir bugüne kadar? Aslında bu yasak, muhafazakâr partiler dışındaki partilerin ölümcül virüsüdür. Belki kimi muhafazakar partiler bir siyasi rant alanı olarak görebilirler ama bunun rantı üzerinden devşirilen politik güç deyim yerinde ise kimseye yaramadı. Çünkü işin asıl referansı politik bir tavır alış değildir. Belli bir siyasi tavır alışın bu alandaki aktörlerle kesiştiği noktaların çok olması bir tekabüliyet fikrini canlandırabilir ama aynılık söz konusu değildir.

Yasaktan rant sağlamak

Dahası bu partiler için ciddi bir siyasi güç aşındırma işlevi gördü. İktidar oldukları halde kendi hayatlarını doğrudan ilgilendiren bir meselede çözüm projeleri geliştirememe gibi bir “yetkisizlikle” de karşı karşıya geldiler. Bir başka ifade ile muhafazakâr partilerin iktidarda veya iktidar ortağı olduğu dönemlerde de bu sorunun varlığı bu partilerin sürekli aşınmalarına ve toplum nezdinde de itibar kaybetmelerine neden olmaktadır.

O halde bu yasak muhafazakar partiler için değil diğer partiler için bir siyasi rant alanıdır. Muhafazakâr olmayanlar için ölümcül bir virüs olmasının metafizik de dâhil birçok nedeni zikredilebilir ama sosyolojik olarak en somut olanı kitlelerin saçma bir yasağa ikna edilerek hep bir alanda tutulma çabasıdır.

Halkın inanmadığı ve her gün kendi hayatında yaşadığı bir inanca, geleneğe veya örfe her vesile ile hakaret edip yasak getiren bir siyasi düşüncenin bu insanlarla arasında anlaşılabilir bir diyalog veya ilişki kurması nasıl mümkün olabilir? Dolayısıyla halkı saçma bir yasağa inandıranlar hem kendi varlık sebeplerini hem de ölümcül virüslerini kendileri üretmiş oldular. Halka karıştıkları zaman bu meseleyi çözme sözü verip kendi politbüro üyeleri ile karşılaşınca vazgeçmeleri bundandır.

Burada akla gelebilecek olan sorulardan birisi de bu siyasi oluşumların neden kendi varlıklarını da tehdit edebilecek olan böyle bir tavrın içinde olduklarıdır. Halk katında kabul görmesi kolay olmayan bir yasağa kılıf bulma kurnazlığına düştüler. Halkı böylesi bir söylem ile bu anlamsız yasağa inandırabileceklerini varsaydılar. Klasik pozitivist mantık üzerinden yürüyen bir yaklaşımla, ikili ölçümlerle toplumu doğru okuduklarını varsaydılar. Bu sorunu kendi kafalarına göre bir zemine oturtma çabasına girişerek bu “saçma yasağı” yaygınlaştırmak ve meşrulaştırmak istediler. Konu her gündeme geldiğinde koro halinde “ya başı açıklar üzerinde bir baskı oluştururlarsa” demeleri bu mantığın sonucudur. Bugüne kadar halkın herhangi bir refleksinden veya baskısından korkup çekindiklerini bilen var mı? Aksine bir baskının gelme mercii her zaman kamu gücünü kullananlar ile buna eklemlenmiş olan siyasi oluşumlardır.

Rejim tehlikede yalanı

Kısaca, başörtüsünün siyasi bir simge veya bir ayrışma alanı olarak tanımlanması darbecilerle halktan destek alamayan politikacılara aittir. Hiç kuşkusuz bir sembol olabilir ama dünyayı sadece dar bir ideolojik perspektiften gören bir düşüncenin beslediği politik bir tavrın sembolü olamaz. Bir başka ifade ile başörtüsü faşizan bir tavırdan beslenen ötekisini ezerek egemenlik kurma ideolojisi olarak var olan bir politikanın simgesi olmadı bugüne kadar. Başka türlü bir siyasi tavır alışın simgesi olarak tanımlanabilir ama hali hazırda ülkemizdeki tanımı ile var olan bu sıradan politik/siyasi tavır alışın simgesi değildir. Siyasi simge olarak tanımlandığı andan itibaren konu tamamen bir siyasi tarafa gösterilmesi gereken tahammül veya hoşgörü alanına dahil edilmekte ve böyle ele alınmaktadır. Bu tanımlamanın da ta baştan beri bilinçli bir biçimde yapıldığı unutulmamalıdır.

Aslında bu sorunun çözümünün kilidi tam olarak bu sorunun varlığı üzerinden seçmenlerini stabilize edebilen siyasi hareketlerin elindedir. Seçimlerin yaklaştığı bu günlerde konu aynı gerekçe ile tekrar gündeme gelecektir. Rejimin tehlikede olduğu korkusu artık sadece muhayyel bir retorikle inandırıcı bulunmuyor. Somut olgulara muhtaçtır. Statüko ve CHP için bu konu tam olarak bir seçmen stabilizasyonunun anahtarı, şifresidir. Bunu kolay çözmeyeceklerdir bunu artık herkesin görmesi gerekir.