Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Sendeki kaş göz bende de olaydı vay

28.06.2012

Türkiye’de olup bitenleri süper organik bir alana atfen açıklama isteği sahip olduğumuz sorunları görmeyi çoğu zaman engelleyici bir rol oynamaktadır. Gerek karşı karşıya olduğumuz terör ve şiddet olayları gerekse de dış politikada gördüğümüz blokajların bu yönde bir düşünceyi doğurduğu söylenebilir.

Türkiye’nin sahip olduğu jeopolitik konumun önemi o kadar abartılı bir biçimde dile getirilir ki çoğu zaman sahip olduğumuz asıl birikimin, sosyal sermayenin farkına varmamızı engelleyici bir atmosfer oluşturmaktadır.

Bu durum esasında halkımızın sahip olduğu sağduyunun da gölgelenmesine neden olmakta, söz gelimi 1950 seçimlerinde Kütahya’dan da Adnan Menderes’i vekil olarak seçme kararlılığını ve duyarlılığını gösteren halkın sahip olduğu inanç ve öngörü tüm politik stratejilerden daha büyük bir öneme sahiptir.

Dünyada anti demokratik rejimlere ilginin arttığı dönemlerde dahi bu coğrafyada büyük demokrasi şölenleri yaşanmaktaydı. Bu da önemli bir gurur kaynağı ve denge unsurudur.

Halk her zaman itidal ve sağduyudan yana tercihini kullanmıştır. Nitekim Suriye’nin düşürdüğü savaş uçağının kaybolan pilotunun babasının gösterdiği metanet ve sağlıklı duruş çok derin bir duyguya işaret eder ve kardeşlerimizin yaşadığı Suriye’ye karşı savaş naralara atanlardan daha esaslı bir duruştur. Elbette Suriye rejiminden bunun hesabı sorulmalı ama oradaki halka zarar verebilecek bir harekâta da karşı olmak durumundayız.

Sokrates’in Etik Problemini çalışan bir akademisyenden daha duyarlı bir ahlaki tutum sergileyen okuryazar olmayan insanlarla, bilge kişilerle karşılaşmışlığım az değildir.

Milletin duyarlılığı aracılığı ile husule gelen talepler devleti şekillendirebilir ancak devlet aracılığı ile husule gelen talepler milleti şekillendiremezler, şekillendirmemelidir.

Söz gelimi devlet, halka belli bir formda din buyurmamalıdır, milliyetçilik propagandası yapmamalıdır. Devlet manipülasyonu ile oluşturulan milliyetçilik zamanla örgütlü bir faşizm, din ise içi boş ritüellere dönüşebilir. Ama halkların naif milliyetçiliği toplumda balanslayıcı bir işlev görebilir.

Bunu basit bir ayrımla açabiliriz: haset ile gıpta. Haset, dilimizde başkasını yok etmeye çalışan olumsuz bir eylem olarak kodlanmışken gıpta, muhatapta fark edilen olumlu bir meziyetin talep edilerek örnek alınması anlamında pozitif bir eylem olarak kodlanmıştır. Bu anlamda, devlet milliyetçiliği ciddi bir başkalaştırma eylemi olarak haset ve kin salgılar halklar arasında.

Ama halkların milliyetçiliği, “kardeşim sende var bende de olsun” gibi naif bir yarış olarak düşünülebilir.

Sahip olduğumuz sorunların asıl müsebbibini dışarda aradığımız sürece asıl kaybettiğimiz şeyi bulamama gibi bir durumla karşı karşıya kalırız. Kendi sorunlarımızı ya başkasının gözünde ya da başkasının gözüyle görmekten kurtulamayız.

Halk duyarlılığının politik ve stratejik programların üzerinde bir kamu vicdanı olarak işlev görmesini engelleyen her söylem, hem sorunların çözümünü zorlaştırmakta hem de bizim geleceğimizi karartmaktadır.