Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Şiddetin Antropolojisi

31.05.2012

Şiddet, bireyin varoluş gereği kendisini savunabilmek için sahip olduğu temel dürtülerden birisidir. Bu dürtünün suiistimali ise caniliktir. Nitekim violence kavramının Anglo-Sakson yorumu da ekseriyetle meşru-gayrımeşru eksenindedir.

Bir doktorun bıçağı da insanı yaralar ve acıtır bir katilinki de. Arada ki fark nedir? Sadece birisinin formel bir eğitime sahip olması veya taşıdığı niyet midir? Elbette niyet önemli ancak tek başına niyet de şiddetin varlığı koruma refleksinin bir sonucu olarak yorumlanmasına yetmez.

Herhangi bir eylemin şiddet olarak tanımlanmasını engelleyen üç temel parametre vardır: hedef, niyet ve araçlar. Bir eşkıya ile adaletin verdiği cezai yaptırım arasındaki farkı belirginleştiren bu üç faktör aslında insanın var olma durumuna eşlik eden insani değerleri de somutlaştırır.

Aksi halde Auschwitz’de olanları nasıl açıklayabiliriz? Kampın sorumlu subayı insanlara kötü davranmadığını, sadece vazifesini yaptığını söylerken samimidir Hanna Arendt’e göre. Gerçekten de samimi olabilir bunu yapan biri bıçak kullanan el örneğinde olduğu gibi. Vurgumuzun neye yöneleceği çok önemlidir burada; bıçağa mı, niyete mi?

Bıçak vurgulanacaksa; kimin eline geçtiği çok önemlidir, çünkü tehlikelidir bıçak! Yok eğer niyete vurgu yapılacaksa bıçak sadece bir alettir ve burada tehlikeli olan niyetin ta kendisidir. Şimdi şunu sormak lazım: Adolf/Benitogörececiliğin rahminde yer tutmuş olmasaydı nasıl savunup pratize edebilecekti düşüncelerini? Neticede yeter ki meşru olsun tolere ederiz şiddeti mi diyeceğiz?

Vazifesini yaparken şehit olanla vazifesini yapana şiddet uygulayan veya onun hayatına kasteden biri şiddet uygulama niyetleri nokta-i nazarından aynı safta bulunabilir! Biri devletin şiddet uygulama hakkı bulunmadığını veya şiddet uygulama hakkını doğru kullanmadığını iddia edebilir ve buna karşı çıkma yöntemi içine şiddeti de dahil edebilir!

Bu tam da şiddetten şiddetle nefret etme durumudur! Bu açıdan bakıldığında, sisteme şiddet aracılığıyla başkaldırmaya çalışanların sistem tarafından meşruiyet söylevleri arifesinde şiddete maruz bırakılmaları durumu oldukça anlaşılırdır! Neresinden bakarsak bakalım bu yaklaşım mahzurlarını izale etmekte zorlanacağımız bir yaklaşımdır.

 

Violence’nin Latin dil ve kültürlerindeki yorumu daha insani bir yön içermektedir: A normal ve akıl-dışı. Hemence söylemek gerekirse; bu yaklaşım insanları akla davet etmenin şiddete bir çözüm olarak ortaya konulabileceğini va’z eder.

Sözcüğün Latin kökenli dillerdeki (ve kültürlerdeki) çağrışımları, daha çok violate(Fr.violer)fiilinin “saygısızca davranmak, kirletmek, kutsallığını bozmak, onursuzlaştırmak” anlamıyla bağlantılı gözükmektedir. “Violate” kök fiilinin Anglosakson kültürlerde kişi ve (mülkiyet gibi) kişilik haklarıyla ilişkilendirilirken, örneğin İspanyolca’da “Tanrısal iradenin ihlâli” olarak kavranılması, Avrupa coğrafyası içerisinde dahi, aynı kök kavramın farklı anlamlandırılışlarına ilişkin ilginç ve çarpıcı bir örnektir.

Şiddet, insanın varlık koşullarından birisidir. Korunmak için, adaleti tesis etmek için ve düzeni sağlamak için olmazsa olmazdır. Şiddet belki de en kolay bir şekilde istismar edilebilecek olan alanlardan birisidir ve bundan dolayı da uygulama fırsatı var iken buna başvurmamanın erdemi her türlü iyiliğin de anası olarak kabul edilir.

 

Hem iyiliğin hem de kötülüğün bilgisine sahip olan bir varlık olarak insan potansiyel olarak pozitif bir konumadır. Bizzat kendisi değil sahip olduğu niyet bakımından iyidir. Ve aynı zamanda o, kötü davranmama irade ve bilgisine de sahiptir.

Şiddet sonradan öğrenilen bir bilgi veya dürtü değildir. İnsanda doğal olarak vardır ve önemli olan onu kontrol edebilecek iradeyi göstermektir. Bu irade ve erdem aynı zamanda onun uygulanma hedefini, niyetini ve araçlarını da belirleyip farklılaştırmaktadır.