Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Silahlı Barışseverlik!

10.08.2012

Örgütün nihai hedefi bölgesel bir ‘güç’ aktörü olmaktır. Bölgedeki tüm ülkelerle ilgili bir stratejisi varsa da asıl çarpıştığı ülke Türkiye’dir. Türkiye ile çarpışarak elde edeceği kazanımın diğerlerini de bağlayacağının farkında. Tüm stratejisini Türkiye üzerine kurmuş olması da bundan. Kürtler burada daha çok zulme uğradığından değil.

Prof. Dr. MAZHAR BAĞLI / Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi

KK’nın lideri ve kurucusu olan Abdullah Öcalan’a verilen “müebbet” cezanın kısmen hafifletilip ev hapsine dönüştürülmesi ve devletin örgütlenmenin manevi şahsını temsil eden birileri ile bir masa etrafında oturup bir barış sürecinin gerçekleşmesi için müzakerede bulunmasıdır... Bu iki şart yerine getirilmediği sürece de akan kanın asla durmayacağı ifade edilmektedir. Bu şartları sadece örgüt ve bileşenleri değil, pek çok siyasi aktör, entelektüel ve köşe yazarı da dile getirmektedir. Burada cevabını aramamız gereken iki husus vardır. Bu iki şartın yerine getirilmesi halinde gerçekten akan kan duracak mı? Örgüt ve bileşenlerinin birinci önceliği gerçekten Kürtler mi?

Örgüt ontolojik olarak bu şartlardan bağımsız bir şekilde kan döküyor. Bu şartlar yerine getirilirse de akan kan durdurmayacaktır. Çünkü örgütün “nihai hedefi” bu iki konuda somut bir kazanım elde etmek değildir. Yani liderlerin serbest kalması ve masanın diğer tarafında oturan siyasi bir aktör olarak bu ülkede var olmak örgüte asla yetmeyecektir. Nitekim örgütle bağlantılı olarak var olan siyasi oluşum, bizzat örgüt tarafından sevk ve idare edilmekte, verilen emirlerin dışına çıkılması durumunda her türlü müdahale yapılmakta en kaba deyimi ile bunlara “konu mankeni” muamelesi yapılmaktadır.

Örgüte göre hainler...

İkincisi de örgüt ve bileşenlerine göre “öz Kürt” örgüt ideolojisini benimseyenlerdir. Sosyolojik olarak tanımlanabilen ve özgün bir kültüre, dile ya da yaşam biçimine sahip olanlar değildir. Nitekim bu ideolojiyi benimsemeyenleri “siyasal korucular”, “satılmış hainler”, “yerli işbirlikçiler”, “beko awan zihniyetliler” vb. sıfatlarla tanımlamaktadırlar. Örgüt ideolojisini benimsemeyen “Kürtler” (Burkay, Bozyel, Zana, Perwer vb. gibi) her nasıl bir talep dile getirirlerse getirsinler onların nezdinde makbul değildir çünkü onları “Kürt” olarak kabul etmemektedirler. Kürtlük, etnik kimliği tanımlayan bir sıfat değildir. PKK’lı olmaktır.

Oysa herhangi bir toplumu özgün ve farklı kılan temel özellikleri dili ve folklorudur, tarihsel ve kültürel yapısıdır, aile ilişkileri ve gelenekleridir. Araplar, Türkler, İngilizler, Kürtler ya da bir başkası dediğimizde eğer spesifik bir özelliğe işaret etmiyorsak herhangi bir sosyolojik kategoriden bahsetmiyoruz demektir.

Örgütün dili (seküler olan) Türkçedir, Kürtlerin adetleri ve gelenekleri de onların bir an önce kurtulmak istedikleri zincirlerdir. Kürtlere ait olan toplumsal değerlerin yaşatılması için bugüne kadar hiçbir adım atmadıkları gibi atılan adımları da kesmek için büyük bir çabanın içindedirler. O halde örgütün nihai hedefinin “Kürtler” olmadığını görmek zor değildir. Asıl hedef ki bunu kendileri de ifade etmektedirler, bölgesel bir “güç” aktörü olmaktır. Her ne kadar bölgedeki tüm ülkelerle ilgili bir stratejisi varsa da asıl çarpıştığı ülke Türkiye’dir. Türkiye ile çarpışarak elde edeceği kazanımın diğerlerini de bağlayacağının farkındadır. Çünkü geçmişteki tüm olumsuz diplomasiye rağmen bölgenin en güçlü siyasi aktörü yine de Türkiye’dir. Örgütün tüm stratejisini Türkiye üzerine kurmuş olması da bundandır. Kürtlerin burada daha çok zulme uğradığından değildir.

Demek ki PKK, içinde pek çok bileşenin ortak fikrinin olduğu bir yapılanmadır ve bu coğrafyada tıpkı diğer rejimler gibi sosyolojik olarak inşa edilmiştir. Tepeden inmeci bir tarzda, yukardan aşağıya doğru şekillenen bir örgüttür. Burada siyasi tercihlere bakarak pek çok kişi örgütün elde ettiği bir halk desteğinden söz edebilir ancak bu destek duygusallık ve mağduriyet üzerinden “inşa edilmiş” bir psikolojinin ürünüdür ve asıl toplumsal damara ancak ötekinin (eskiden devletin, günümüzde ise AK Parti’nin) karşıtlığı üzerinden dokunabilmektedir.

Örgütün kanla olan ilişkisi onun var olma ön koşuludur çünkü bu toprakların dokusuna sonradan eklemlenmiştir. Tıpkı sonradan eklemlenen diğer diktatörlükler gibi. Türkiye’de tek parti dönemi ne ise, Suriye’de Esad ne ise, Tunus’ta Bin Ali ne ise, Mısır’da Mübarek ne ise Irak’ta Saddam ne ise PKK odur. Toplumsal dokuyu değiştirip kendisine yer açma çabasında olduğundan dolayı da (işin doğası gereği) kan dökecektir, ister talepleri yerine getirilsin ister getirilmesin.

Örgütün paradigması dışında kalıp Kürtlerle ilgili bir söylem sahibi olanlara karşı duyulan kindarlık, nefret ve her türlü yola başvurarak bunları itibarsızlaştırma çabaları da bundandır.

Evvela şu gerçeği görmek gerekir, Türkiye, izlediği kimi yanlış politikalara rağmen gerçekten bu sorunu çözmek için kamuoyu tarafından da yakından bilinen en az üç girişimde bulunmuştur. Ancak her defasında süreç bizzat örgüt tarafından “kanlı bir biçimde” kesintiye uğratılmıştır. Özal döneminde, Erbakan zamanında (ki o dönemde rahmetli Erbakan’ın başka hangi sıkıntı ve çevrelerle de uğraştığı yakından biliniyordu) ve AK Parti iktidarında.

Unutmamak gerekir ki elinden silahı alınmadan (ya da kendisi bırakmadan) kan akıtanın nasıl kan akıtmayacağına ilişkin söylediği gerekçelere itibar etmek son derece safça olur. Aynı zamanda onun bu konudaki kabiliyeti elinden alınmadan bundan asla emin olunamaz.

Eğer PKK şartlara bağlı olmaksızın her durumda kanlı eylemlerde bulunuyorsa öne sürdüğü şartlar yerine getirildiğinde kan akıtmayacağına güvenmek son derece yanlış bir politika olur.

Eğer bu yapının da bu coğrafyada daha önce ulusçuluk ve etnisite üzerinden oluşturulan diktatörlükler gibi bir yapı kurması isteniyorsa ve kabul ediliyorsa bu talepler akan kanın durmasına görece neden olabilir. Bir başka ifade ile biz kendimizi kurtarmış olabiliriz. Ama bu kez bir başkasının kanı akmaya devam edecektir. Çünkü akan kan üzerinden oluşturulan bir iklim var ve bu atmosferin dağılması her şeyin alt üst olması demektir.

Ve şunu da belirtmek gerekir ki bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti devleti adına işlenen günahlar bu tür bir yapıyı gerekli ve meşru kılmaz, aksine her iki yapılanmanın ortak paydalarının olduğuna işaret eder. Nitekim vaktiyle tek bir aktörle muhatap olma adına diğer tüm Kürt oluşumların bizzat devlet tarafından imha edildiği de bilinmektedir.

Masadaki muhataplar

“Kürt yoktur, Türk vardır ya da PKK’lı vardır” politikası tam da örgütün istediği bir atmosfere işaret eder. Bunu söyleyen bir yapıda örgüt lideri doğal olarak bir özgürlük savaşçısı haline gelecektir. Emperyaller onu Türkiye’ye teslim ettiklerinde söylediği söz ortadadır: “Eğer bir hizmet edebileceksem hazırım”. Bu özgürlük savaşçısı (!) yarın bir başkasının eline geçtiğinde de aynı tavrı sergilemeyecek mi? Ev hapsi istenmesinin nedeni bir başka hizmet değil midir? Hakikat küstüren benzetmeler üzerinden örnekler vererek taleplerin sıralanmasının faturasını hep birlikte ödeyeceğiz. Kürt halkının selameti sadece bir şahsın evinde rahat etmesi ile tesis edilemez ve edilmeyecektir.

İkinci konuya gelince; masa ve etrafındakiler: Bir masanın kurulması gerektiği çok açık ama bu masa, dar örgütsel oluşumlar için değil aksine daha geniş siyasi birliktelikler için olmalıdır. Dünyanın genel değişimi, insanlığın ortak aklı ve bu coğrafyanın toplumsal dokusu bunu gerektiriyor. Değişim ve sosyoloji bunu işaret ediyor. İmparatorluk sonrası ulus devlet modelinin günahının bir kısmının bize de ödetilmesinin farkında değil miyiz yoksa?

Eğer bu masa, bozulan ve zedelenen kardeşlik ya da kadim birlikteliğin yeniden tesisi içinse, ki bence de öyle olması gerekiyor, bu masada olması gereken PKK ve onun uzantıları da değildir buradaki ulusalcılar da. Eğer masada terör örgütü olacaksa o mizanı kuranlar “Türk” ordusunun da o masada olması gerektiğini söyleyeceklerdir. O zaman halklar arsında bir mutabakat olmayacak ve bu masaya asla vicdan oturamayacaktır. Güç sahipleri gelecek ve yine halka dokunan bir değişme yaşanmayacaktır. Örgütü ya da onun belirlediği bir aktörü masada muhatap görmek isteyenler ya var olan masanın farkında değildirler ya da o masayı değiştirmek istiyorlar.

mazharbagli@gmail.com