Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Sosyolojik bir olgu olarak cemaat

27.01.2014

Sanıyorum artık Fethullah Gülen'den bahsederken, 'hoca', 'efendi', 'muhterem', gibi ifadeler kullanmak son derece yersiz olacaktır. Çünkü bahsi geçen tüm vasıfları bizzat kendisi üzerinden alıp bedduasının kabul olması için havaya fırlattı. Geri geldiğine dair bir işaret de yok ortada.

Sahip olduğu statüsünün fazlası ile farkında olan ve kendisini 'kıtmir' olarak tanımlayıp aşırı tevazu üzerinden bazen egosunu yüceleştiren birisi olarak toplumda sahip olduğu saygınlığını kendi rızası ve çabası ile bir çırpıda bitirdi. Bunu niçin yaptı ya da yaptığının farkında mı bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, o da seven sevmeyen herkesin belli bir saygınlık içinde olmayı düşündüğü birisi olarak mizah, ironi ve magazine konu olacak hale gelmesine giden yolun taşlarını bizzat kendisi ve çevresindekiler döşedi. Kendi kendisini zeki ergenlerin diline düşürdü. Hâlbuki o, onlara nasihat etme makamında idi.

GÜLEN HAREKETİ

Ancak burada bahse konu etmek istediğim tabii ki Sayın Gülen'in şahsı ya da retoriği değildir. Onun öncülüğünü ettiği 'Gülen Hareketi', Cemaat'tir. Bu yapının temel sosyolojik yapısına dair bir analiz sunmaktır. Bu analizleri artık çoğaltmak durumundayız. Şimdiye kadar yapılan çalışmaların önemli bir kısmının çok 'özel siparişlerle' hazırlandıklarını biliyorum çünkü bu hareketi analiz eden Amerikalı iki sosyolog meslektaşımla da yolum bir vesileyle kesişti.

Öncelikli olarak belirtmeliyim ki, her sosyoloğun ilgi duyacağı kadar ilginç bir olgu var karşımızda. Gerçekten bu kadar büyük bir kitleyi organize etmek ve kafasının içini bir parmak işareti ile değiştirebilmek büyüleyici bir kabiliyettir. Karpuz yeme şekline dair dahi bir işaret ya da söz bekleyen bir kitle oluşturmak son derece başarılı ve programlı bir operasyondur. Tek başına bir kişinin aklı ile olabileceğine ihtimal vermek sosyolojiye sığmaz, toplumda oturmaz. Tabii uzun soluklu bir kurgu olduğu açıktır. İşin içinde hangi deha varsa onu gerçekten saygıyla selamlamak gerekir. Birbirinden farklı sosyolojik kompartımanlara sahip olan bireylerin hepsinin aynı hizmet içi eğitimden geçirilmişçesine ağız birliği etmesini sağlamak da sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Yapının içinde olan herkesi, hem de uzaktan yürütülen hizmet içi bir eğitimle tek tipleştirmek önemli bir başarıdır.

O halde son derece örgütlü bir yapı var karşımızda. Ancak bu örgütlü olma durumu ise otoriteye karşı sivil bir alan oluşturmak için değil, bizzat kendisi bir otorite olmak içindir. Bu durumun perdelenmesi için de başvurulan iki yol vardır, tevil ve takiyye. Sözgelimi hepimizin beddua olarak duyduğu ve anladığı bir konuşmayı abilerden birisinin mülaaene olduğunu ima etmesi yetiyor. O metin artık yok. Hatta hiç olmamış da bile. Varsa da yeniden anlamlandırılmış bir metindir. İşte toplumsal yapıyı esas tehdit eden de budur. Bu batıni-ruhani yapı son derece eklektik bir mekanizmadır. Hem protestan hem de batıni. İşin ilginç olan tarafı ise cemaat kendisine rakip olarak gördüğü yapıları da doğrudan bu iki alan üzerinden hedef alır.

İkincisi de şudur; cemaatte tarih yoktur. Kin vardır. Tarih her zaman yeniden yazılır. Onun için geçmişte söylenen ya da dile getirilen herhangi bir söz üzerinden ya da davranış üzerinden itham etmek veya bir hatırlatmada bulunmak yersizdir. G. Orwell'ın 1984 adlı romanında altını çizerek vurguladığı bir durum var: Okyanusya Devleti her şeyi yeniden anlık olarak kurar. İnsanların sahip olduğu şahsiyetlerini önce parçalar (dağıtır) ve yeniden kendi sistemine göre kurar ki iktidarını tesis edebilsin. Bunun için de çok özel kurumlar ve bakanlıklar vardır. Söz gelimi Gerçek Bakanlığı, Yenidil Kurulu, Sevgi Bakanlığı, Düşünce Polisi, Bolluk Bakanlığı gibi.

EPİSTEMOLOJİK FAŞİZM

Üçüncü konu ise, bu yapı herhangi bir hedefe kilitlenmişse hasar görmeden durmaz. Çünkü yaptığının doğru olmadığını ancak pratik olarak bir zarar gördüğü zaman fark edebilir. Yolun bittiğini gördüğü anda ise 'yaşanan tarihsel tecrübeyi buharlaştırma' mekanizması işler ve hemen oracıkta yeni bir söylemsel paradigma geliştirilir ki, bu anlık bir iştir. Bu durum ise epistemolojik faşizm diyebileceğimiz bir tutuma işaret eder. Sahip oldukları bilginin mutlak hakikati temsil ettiğine, doğrunun onlara özel olarak ilham edildiğine ve onlardan başka hiç kimsenin 'mutlak gerçeğin' farkında olmadığıne, bu özelliğin de kendilerine bahşedildiğine inanırlar. Bu durum bütün muhataplarını aynı kategoride görmeyi ve herkesin onların hizmetkarı olması gerektiğine inandırdığını görürüz ki yapılan pek çok sınav için soru çalma dedikoduları esas olarak gerçek olmasa bile bu açıdan onları olağan şüpheli hale getirmektedir.

Dördüncü ve son olarak aslında bu hareket en çok İran karşıtlığı üzerinden kendini konumlandırır. Bunun da iki temel nedeni var. Birincisi ki bu konu bence çok önemlidir, cemaat derin devletin çelik çekirdeğinin muhafazakar yansımasıdır ve bu refleks İran ile tarihsel bir düşmanlığı barındırır içinde. Cemaatin, bu çelik çekirdeğin filizi olduğuna dair veriler de son günlerde çoğalmaya başladı. Bütün yazarları ve kalemşorları kendisini devletin sahibi ve bekçisi olarak görmektedirler. AK Parti'ye düşmanlık etmeye başlamalarının nedeni de, onların deyimi ile, 'devlet gibi davranmaktır'. Çünkü kendilerini devlet olarak görmektedirler. Keza Sayın Gülen'in bedduasının merkezinde de devlete sahiplik vardır. 'Bize ait olan kamu malını başkasına nasıl peşkeş çekersin' refleksi ile kendinden geçmişti. Bu konuyu en iyi detaylandıran Yıldıray Oğur'un 29.12.2013 tarihli yazısıdır: Cemaatin gizemli yazarı R. Atilla Polat, 'Aslında yazacak çok pislik ve ihanet var da, ne acıdır ki devletin geleceği adına ciğerimizden kalemimize kan çekerek sadece aktif sabır ve dua ile bu işin gerçek sahibi olan 'hu' esmasının sırrına sığınıyoruz. Zira bir noktadan sonra ölüm HAKK'TIR... Menderes öldü, Özal öldü, Türkeş öldü ve Ecevit öldü, Yazıcıoğlu da öldürüldü... Bu isimlerden bazıları bir dava için öldürüldü. Eğer birileri şu anda yaşıyor ve öldürülmediyse insaf edip oturup neden yaşıyorum diye tefekkür etmeli değil midir?'

Buyurun, derin devletin de derininden gelen tehdidi ve sahiplenme duygusunu görünüz.

HUMEYNİ VE GÜLEN

İran'a karşı var olan nefretin bir diğer nedeni de İmam Humeyni'ye duyulan kıskançlıktır. Onun gibi olamamaktır. Sanıyorum hepimiz biliyoruz ki, Sayın Gülen'in de hayali bir gün muzaffer bir komutan gibi ülkeye geri gelmektir. Tıpkı Humeyni gibi. Bundan dolayı da her daveti sadece elinin tersi ile çevirmez, aynı zamanda kendisine bir meydan okuma olarak da görür. Ancak Sayın Gülen ile Humeyni'yi birbirinden ayıran çok önemli bir fark var. Sayın Gülen bürokratik gücüne güveniyor, Humeyni ise halkına güvenmişti.

Son olarak, daha imam-hatip yıllarında İslami alanlara dair tartışmalarda en çok gündemde olan konulardan birisi de bu coğrafya için parlak ve makul çözümler üreten Bediüzzaman Said-i Nursi'nin bıraktığı mirası dejenere etmeye yönelik çok özel çalışmalar yapıldığına dair iddialardı. Ki buna örnek olarak da eserlerinin kritik kimi ifadelerinin değiştirilmesi gösterilirdi. Keza bu konu, Risale Akademi tarafından bir sempozyumda da bizzat Üstad'ın talebeleri tarafından dile getirildi. Bu değiştirmelerin (yozlaştırmaların) de içeriye sızan birileri tarafından yapıldığı dile getirilirdi. Sistematik bir operasyon olmadığından dolayı da kimse işin üstüne gitmedi. Su-i zandan da kaçınmak gerekiyordu. Ancak son günlerde neo con tetikçiliğini yapmış olması bu iddiaları güçlendirdi. Elbette somut bir bağ yok ama inananların yüreğinde ki o kadim kuşku derinleşti. Bu vakitten sonra hiçbir muhafazakar mütedeyyin derin cemaate güvenmez. Artık birbirimize itimadımız kalmadı. Yolsuzluk susturucusu takılmış silahlarla piyasaya sürülen neo con çetesinin sniperları nokta atış suikastlara başladılar.

Bu yolla hükümetin devrilmeyeceğini tabii ki biliyorlar ama tezgah farklı.

KAYNAK: http://yenisafak.com.tr/yorum-haber/sosyolojik-bir-olgu-olarak-cemaat-02.01.2014-599829