Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Tanımsız İdeoloji, Sınırsız Güç (Mazhar Bağlı)

01.06.2011

Türkiye’nin siyasal sosyoloji açısından içinde bulunmuş olduğu durumun en önemli açmazı esasında bir resmi ideolojinin varlığı değildir. Var olan resmi ideolojinin tanımlanmaması veya neleri içerdiğinin yönetici elitler dışında hiç kimse tarafından bir türlü bilinmemesidir. Bu muğlaklığın eldeki malzemenin yetersizliğinden kaynaklanan bir boyutu var ama işin stratejik tarafı daha baskındır. Sınırları belli olmayan bir güç son derece yetkin olacaktır. Bundan dolayı da bu ideolojinin taşıyıcı unsurları, aktörleri ve ajanları bunun tanımlanmasını asla istemezler. Bu yöndeki her girişim bir dizi engelle karşı karşıya kalacak ve kalmaktadır. Nedeni çok basittir. Tanımlı bir yapıya karşı pozisyon almak mümkün ama tanımsız olana karşı ise imkansızdır. Bundan dolayı da devletin ideolojisi hep soyut ve muğlaktır. Muhayyeldir. Zamana göre değişkendir. Nerede nasıl bir tutum takınacağını önceden kestirmek imkansızdır.

1930’larda Kadro Dergisini çıkaran Ş. Süreyya Aydemir, o zaman dünyada var olan her rejimin kendi varlığını sağlamlaştırmak için bir doktrine dayanması gerektiğini söyleyip aynı operasyonu Kemalizm için de yapmak ister. Her ne kadar eski bir komünist olsa da o, aslında yeni bir felsefe ve siyasal ideolojinin peşindedir. Şeyh Said isyanına karşı olmasına rağmen istiklal mahkemelerinde yargılanmış, mahkum edilmiş ve Afyon’da cezaevinde yatmıştır. Cezaevinde bulunduğu süre onun bahsi geçen eski fikriyatının sonu yeni fikriyatının da başlangıcı olmuştur. Aydemir cezaevine sosyalist olarak girer milliyetçi olarak çıkar.

Cezaevinden çıktıktan sonra gerçekleştirmeyi düşündüğü projenin ilk tanıtımı sayılabilecek olan o meşhur nutkunu Türk Ocağı salonunda irad buyurur ve bu konuşmanın ana gövdesini “bir inkılap nazariyesi ve felsefesi” oluşturur. Ona göre bir devrim yapılmıştır ama devrimin bir doktrini henüz oluşturulamamıştır ve bu durum inkılap için en büyük tehlikedir. Bu nazariye de ancak aydın-entelektüel bir “kadro” tarafından yapılabilirdi. Genç cumhuriyetin yaslanmış olduğu ideolojiyi formülleştirmeye girişen bu Kadro hareketi aslında aksi yönde bir operasyona girişti. Var olanı daha da tanımsız ve muğlak bir hale getirerek yaşanan süreci her kes için bir işkenceye çevirdi. Ne olduğu bir türlü tanımlanamayan bir devrim ideolojisi fikri üzerinden tartışmaları devam ettirdiler. Türk etnikliğine dayalı fakat etnik olmayan bir milliyetçilik ideolojisi oluşturdular.

Daha açıkçası bu ekip hem Türk milliyetçiliğinin nazariyesini oluşturmaya çalıştı hem de bu milliyetçiliğin bir etnikliğe dayanmadığını buyurdu. Hem devletçiliği savundu hem de Marxist olmadığını vurguladı. Hem cumhuriyet dediler hem de cumhura rağmen fikriyatını savundular. Kısaca bunlar, totaliter tek parti rejiminin garabetlerle dolu olan uygulamalarına sözüm ona felsefi ve ideolojik bir alt yapı oluşturmaya çalıştılar. Parlamenter demokrasiyi ülke için büyük bir tehlike olarak görmekteydiler. Bütün bunlar dahi CHP’li Recep Peker’i tatmin etmedi. Kendisi bu kurguyu gerçekleştirme durumunda olduğu fikrindeydi ve bu harekete de bundan dolayı karşı çıktı. Ona göre Cumhuriyet için bir ideoloji oluşturulacaksa o da mutlaka CHP tarafından gerçekleştirilmeliydi.

Hem kadrocular hem de CHP devlet için resmi bir ideolojinin varlığını söylemekle beraber bunun somutlaşmasına bir türlü izin vermediler. Her yerde farklı yorumlanabilen bir ideoloji, farklı kesimlere farklı kararlar veren bir hukuk, sadece ideolojik dayatmalarla kendini var eden bir devlet yapısı ve halka rağmen var olan bir demokrasi, bugün devletluların sahip olduğu bu sınırsız gücün asıl kaynağıdır işte.