Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Toplumsal Dönüşümün Toplumsal Parametresi (Mazhar Bağlı)

22.05.2011

Kim nasıl yorumlarsa yorumlasın şurası bir gerçek ki AK Parti iktidarı ülkede birçok alanda köklü değişimlerin yaşanmasına neden oldu.

Ne sağlık alanındaki dönüşüm, ne paradan altı sıfırın atılması ne de enflasyon canavarının zapturapt altına alınmasıdır bahse konu etmek istediğim. Ekonomi, dış politika, sağlık vb. alanlardaki değişimler her zaman ve herkes tarafından gerçekleştirilebilir. Ama sosyolojik dönüşümlerin dinamiğini oluşturmak sanıldığı kadar kolay değildir. Keza bu dinamizm tarihsel olarak da her zaman görülebilir bir durum değildir.

Yaşanan değişimleri iki ana başlıkta ele almak mümkündür. Birincisi toplumun genelinde yönetim organizasyon örgütlenmesi ve işleyişi hakkında bir fikir sahibi olmayı sağlayan gelişmeler. İkincisi de toplumun kahir ekseriyetini oluşturan muhafazakâr/mütedeyyin insanların dönüşümü ki bunların dönüşmesi demek aslında Türkiye'nin kendi dinamizmi ile buluşması demektir.

Birincisi çok fazla sosyolojik tahliller gerektirmeyen bir konu. Sistemin işleyişi ve onun sacayakları medyanın da katkısı (özellikle de Taraf gazetesinin yayınları) ile artık toplumda hemen hemen herkes tarafından bilinmektedir. Statükonun devamından yana olanlar da bunun farkındadırlar. Zaten onlar açık bir biçimde sahip oldukları konumlarını kaybetmek istemediklerini, mevzilerini kaybetmeme adına bir direnç gösterdiklerini ve söz konusu mevzilerin de kendileri için birer garantör olduklarını açıkça dile getirmektedirler. Bu sistemin böyle gitmeyeceğini söyleyenler ise bugüne kadar yapılanların herhangi bir meşru gerekçeye dayanmadığını görüp artık "böyle gitmez" deme noktasındadırlar.

Diğer konuya gelince; AK Parti iktidarının aslında en önemli değişim alanı bahsi geçen muhafazakâr/mütedeyyin insanları dönüştürmesidir. Bir AK Partili aktör bundan on beş yirmi yıl önce demokrasi hakkında bir konuşma yapacak olsaydı kuşkusuz bugünkü içselleştirme ve anlamlandırmayı içeren bir tarzda olmayacaktı.

Çünkü o gün demokrasi, onlar üzerinde bir baskı kurmanın ve ötekileştirmenin aracı olarak vardı. Ama bugün yönetim organizasyon örgütlenmesinin bir tekniği olarak zihinlerde yer etmiş ve işlevselleşmiştir. Aslında demokratik bir cumhuriyet tesis etme amacında olan Türkiye için de bu sanılanın aksine bulunmaz bir fırsattır. Sosyolojik olarak toplumsal değişimin önünü açmak ve yaşanan açmazların tıkanma noktalarını gün yüzüne çıkarmak Türkiye gibi içe kapanmacı ve savunmacı refleksleri olan toplumlarda bu değişim hiç de kolay değildir.

Keza bundan birkaç yıl öncesine kadar Türkiye'deki muhafazakâr insanlar, var olan sorunların çok büyük bir kısmını sistemin doğru ellerde olmamasıyla doğrudan ilgili görmekteydiler. Aynı zamanda Türkiye'deki toplumsal sorunların da İslami değerler ortak paydasında kolay bir biçimde çözüm yoluna konulabileceğine inanmaktaydılar.

Her iki durumun (inancın) da zamansal ve toplumsal dayanakları vardı elbette. Bugün de aynı tezleri ileri sürüp kimi maddi deliller bulmak da mümkündür. Söz gelimi sistemin yanlış ellerde olmasının neden olduğu sorunlar ancak bir yere kadar götürülebilirler. Ancak ilanihaye tek nedenin bu olmadığı görülmüş oldu. Sistem doğru ellerde olsa bile temel dayanakları doğru olmadıkça işleyişin düzelmeyeceği görülmüş oldu ki bu da sistemin statikliğinin bertaraf edilmesi için çok önemli bir kazanımdır. Değişime hazır bir potansiyelin oluşması demektir.

Bir diğer konu da bahsi geçen İslami ortak değerlerin sadece o değerler etrafında ortak bir ütopya sahibi olanlar için geçerli olduğunun anlaşılmasıdır ki bu aynı zamanda bu insanların kendi gerçekleri ile de yüzleşmeleri demektir. İnanmayan birisi için bu değerlerin ortak paydasında ortaya konulacak olan her bir çözüm önerisinin herhangi bir anlamının ve toplumsal karşılığının olmadığı da görülmüş oldu.

Özellikle Kürt meselesi bu konunun en önemli kırılma noktalarından birisidir. Etnik referansın bir anlam ifade etmediği duyarlılıkla evliliklerden tutun da her türlü birlikteliğin ve iç içeliğin sağlandığı bir dünyadan kendileri için etnik kimliği bir varoluş alanı olarak görenlerin dünyasına bir geçiş gerçekleşmiş oldu. Bundan dolayı da bu meseleyi AK Parti'den başkası çözemez. Çünkü hem toplumun kahir ekseriyetinin güvenini alabilen hem de devleti buna ikna edebilecek toplumsal gücü elinde bulunduran tek partidir.

Muhafazakâr insanlar aslında Kürt meselesini hiçbir zaman çok ciddi bir sorun olarak görmediler. Bu, onların bu konuya olan duyarsızlıklarından kaynaklanmıyordu. Halepçe katliamına karşı ilk örgütlü tepki Konya'da, muhafazakâr çevrelerce yapılmıştı. Tıpkı Hama'daki katliam için de yapıldığı gibi. Ama Türkiye'nin doğusunda devlet eli ile yürütülen hukuksuzluklar ise bir türlü fark edilmiyorlardı. Çünkü onların ütopyasında etnik referanslı sosyolojik ve siyasi bir sınır olmayacaktı. Bundan dolayı da etnik kimlikli tüm talepler hep bir parçalanma ve bölünme korkusuna neden olup o ütopyanın da zihinlerde dumura uğramasına neden oluyordu. Ama bu ütopyaya inanmayanlar veya bunu değil de başka bir ütopya kuranlar doğal olarak başka bir söylem sahibiydiler. İşte AK Parti iktidarı aslında bu farklı ütopyaların görülmesi için kelimenin tam anlamıyla bir fırsat oldu. Bir başka ifade ile muhafazakârların ötekisinin dünyasını fark etmesi zor olmadı. Çünkü ta baştan beri diyaloğa açık bir tavırları vardı ve onları güçlü kılan da bu özelliği idi zaten. Hemen hemen her kesimden insanlarla görüşebilen, konuşan ve tartışan bu insanlar için farklı bir dünyayı keşfetmek/görmek zor olmadı.

Bugün hemen hemen tüm İslami cemaatlerin bu mesele ile ilgili ellerinde dişe dokunur bir çalışmalarının veya raporlarının olması da bunun en somut göstergelerinden birisidir. Fethullah Hocaefendi cemaatinden tutun Yeni Asya grubuna, Nizam-ı Âlemcilerden Anadolu Gençlik grubuna kadar pek çok cemaatin bu konuyla ilgili söyleyecekleri bir sözü varsa eğer bu AK Parti iktidarı ile birlikte gerçekleşmiştir. İktidarda olmanın tek başına sorunların çözümünün sihirli bir formül olmadığının anlaşılmış olmasındandır.

Elbette bu konuda romantik bir taraf vardır ve olacaktır da ama tek başına bu romantizm, sorunu hem anlamaya hem de çözmeye yetmeyecektir. Bunu somut alanlar üzerinden de beslemek gerekmektedir.

Sezai Karakoç bu durumu dahiyane bir ifade ile dile getirir: "Biz yarış bittikten sonra da koşan atlarız." Yarışa girmeden birinci olunamayacağı ve görevinin de sadece bitiş çizgisine ulaşmak olmadığının bilincinde olmaktır.

Kürt meselesi ancak böyle bir ideal ve yol ile anlaşılıp çözülebilir. Hukukun evrensel normları ile toplumun idealini buluşturacak bir proje bizim için kalıcı olabilir. Elbette işin sağlıklı ve kalıcı olmasının ilk adımı bahsi geçen rasyonel ilkelerdir. Hukuktur. Politikadır. Ancak bu iki parametre uzun bir zamandan beri duygusallığın zedelenmişliğini tedavi edemeyeceklerdir. Bu rencide olmuşluğu tedavi etmek, onurlandırmak için yapılması gereken bir ütopya sahibi olmaktır. Ütopyanın fantastik olmasına veya gerçekçi olmasına bakmaksızın bir ideal dünya kurgusunun değerlerini içermesine bakmak gerekiyor. Uzun bir süredir yerlerde gezinen benlikleri hukuk da tedavi edebilir kuşkusuz ama hukukun da beslendiği değer dünyasının öncül önermesi affetmektir. Affetmenin daha hayırlı olduğu vurgusunu uzun süreden beri okuyamayan bu toplumun bu erdemi göstermesi kolay olmayacaktır ama asıl kurguda bu temel bir parametre ise bu zor da olmayacaktır.

Bu duruma giden yolda AK Parti ve ülke için belki de son şanstır.

Doç. Dr. Mazhar Bağlı