Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Toplumsallaşan Şiddetin Anlattıkları (Mazhar Bağlı)

26.05.2011

Pazartesi akşamı Diyarbakır-Fenerbahçe maçından sonra yaşanan çatışmalar sadece bir futbol maçı rekabeti içinde yaşanan olaylar olarak görülebilirler mi? Kendi takımları galip olduğu halde maçı devam ettirilemeyecek hale getirme psikolojisinin altında gerçekten sadece bir futbol takımı taraftarlığının vermiş olduğu bir fanatiklik mi var?

Elbette futbolun sadece futbol olduğunu düşünenlerden değilim ama futbol maçları nihayetinde belli bir alanda ve belli bir süre içinde oynanan ve sona eren müsabakalardır. Bu müsabakalarda meydana gelen taşkınlıklar futbol aktörleri ve enstrümanları ile sınırlıdır. Sınırlı olmadığı zaman işin içinde başka bir sorunun olduğu çok açıktır. Zaten bu yazının amacı da bu işin içinde başka faktörlerin de var olduğunu vurgulamaktır.

Peki Diyarbakır'ı birilerine düşman bakmaya kim veya kimler sevk etti? Neden şiddet bu kadar kolay bir biçimde toplumsal bir davranış haline gelmeye uygundur? Diyarbakır nasıl bu hale geldi? Kim bu şiddet tohumlarını insanların kanına serpiştirdi? Hiç politik ikiyüzlülüğe gerek duymadan söylemek gerekirse bunun iki ana aktörü vardır, birincisi Ergenekoncu yapılanmadır ikincisi de DTP'dir.

BURADA ÇOCUKLAR BÜYÜK GİBİ BAKIYOR

Ergenekon'un neler yapabileceği, esasında hangi amaçlara hizmet etmek için var olduğu ve son iddianamelerle de her şey gün gibi aşikar olup bilindiği için nasıl olur da böyle bir düşmanlığın zihinlere kazınmasına çalışmışlardır gibi bir soru veya hayret ifadesi de son derece anlamsız ve boştur. En iyi Kürt ölü Kürt'tür felsefesini kendisine rehber eden bir anlayışın neler yapabileceğini konuşmaya bile gerek yoktur.

Peki DTP'ye ne oluyor? Kendi halkı ve seçmeni olan bu vatandaşların, bu insanların zihinlerine yerleştirdikleri kindarlık ve pervasızlık sonunda onlara geri dönmeyecek mi? Bu kindarlıktan en çok etkilenecek olanlar onlar olmayacaklar mı? Rüzgâr ekenin fırtına biçeceği deyimini bilmiyorlar mı? Kişisel kanaatim DTP'nin de esasında bu işi planlı bir biçimde yürütmüş olduğudur ama bu kişisel kanaatimin bir anlık bir önyargı ve kör bir bakış olduğunu varsayalım.

Bu duruma geri dönmek üzere buraya bir nokta koyalım ve iki örnek olay anlattıktan sonra konuya geri dönelim.

Birincisi; Diyarbakır'da bir alışveriş merkezinde dolaşırken gülümseyen gözlerle bir adam bana doğru gelmeye başladı, yanıma varıp elini uzattı, 'Merhaba hocam, nasılsınız?' dedi ve anlatmaya başladı. O kadar samimi bir biçimde konuşuyordu ki adamı hatırlayamadığımı nasıl söyleyeceğimi düşünmekten ne dediğini bile neredeyse duymadım. Belki de benim kıvrandığımı fark eden adam, "Hocam siz beni tanımazsınız ama ben sizi tanıyorum, bazen televizyonlarda görüyorum, gazetelerde yazılarınızı takip ediyorum, sizi seviyoruz düzgün şeyler de söylüyorsunuz ama size yakışmıyor zalimlerden yana olmak, mazlumun yanında olmalısınız. Siz de Kürt'sünüz, yapılan haksızlıkları biliyorsunuz, sizin yeriniz zalimlerin yanı değildir." dedi. Ben de adama elbette, haklısınız, inşallah bundan sonra daha titiz davranırım, dediklerinizi dikkate alacağım sağ olun ilginize dedim ve ayrıldık, adam alışverişine devam etti. Adamın zalimden yana olduğumu söylemesi üzerine gerçekten irkildiğimi ve göğsümün daraldığını hissettim. Acaba gerçekten de ben mazlumların ahı üzerinden hayat bulan kan içici yaratıklara yardım eden bir pozisyonda mıyım? Veya onların bu kan içici durumlarını meşrulaştıran bir söylem sahibi, bundan zevk alan birisi miyim? Oysa benim bütün söylediğim şu, bugüne kadar Kürtlere yapılan haksızlıkların kısmen farkında olan ve bunu yüreğinde hisseden bir parti iktidardadır, bu sorunun çözümü için onları cesaretlendirelim ki mesele çözülsün, olmayacak talepler dile getirip sorunu çıkmaza sürükleyenler Kürtlerin çıkarını düşünenler değildirler, sadece kendi kişisel kaprislerinin peşinde koşanlardır. DTP, gizli bir ajanda sahibidir ve bu ajandasının birinci maddesinde Kürtler veya Kürt meselesi yoktur. Ortadoğu halklarının kurtuluşundan tutun da derin felsefi bir mesele olan "devletin gereksizliği"ne kadar bir dizi ütopya var ama Kürt meselesi yoktur. Bu benim kişisel kanaatim ve bu konuda da elimde gerçekten de beni ziyadesi ile ikna edecek somut veriler de vardır. Oysa burada asıl soru şudur: Bu insanlar nasıl bu tür bir tavır alışın ve söylemin doğrudan zalimden yana olmakla eşit bir konumda olduğunu düşünüyorlar?

Bir diğer olay ise şu: Sosyoloji bölümü öğrencilerinin önemli bir kısmının "yurtsever" duyguları hayli gelişmiştir. Son dönemlerde kendilerini ifade etmede görece çok daha büyük bir rahatlık ve özgürlük ortamına da sahiptirler. Bu durumu etkileyen bir yığın başka nedenler de var elbette ama kendi adıma onların kendilerini ifade etmelerinde son derece liberal bir atmosferin oluşmasını eskiden beri sağlamaya büyük bir özen gösteririm. Dersin birinde öğrencilerden birisi etnik kimliğinden çok dinî ve dünya görüşü ile anılmak istediğini söyledi. Sınıftaki yurtsever öğrencilerden birisi hemen söze daldı ve böyle konuşmalara izin verilmemesini, bunların satılmış hainler olduğunu söyledi. Hatta bir akademisyen olarak benim de bunlara izin vermemem gerektiğini, her daim doğrunun yanında olmam ve gerçekleri savunmam gerektiğini belirtti. 'Peki bu arkadaşının doğrusunu ne yapacağız?' dedim. 'Onunki sahte bir doğrudur.' dedi. 'Neden, bunu nereden anladın ve kim size bunları öğretiyor?' dediğimde daha da ilginç bir cevap vermişti: "Bunlar kendi öz bilincine sahip olamamış bireylerdir, bunların önce bir öz bilinç sahibi olmaları, kendilerini gerçekten Kürt olarak görmeleri gerekiyor, ondan sonra konuşabilirler." Bu tatsız ve sosyoloji formasyonuna yakışmayan tartışmayı otoriter demokratik (!) bir biçimde şu soru ile bitirmiştim: "Peki bu bahsettiğin öz bilincin kriterini neden sen koyuyorsun da o bir başkası koyma yetki ve erdemine sahip olmasın? Veya gerçekten de bir öz bilinç var mı?"

O TAŞLAR BİR GÜN ATTIRANLARA GERİ DÖNECEK...

Bu iki örnek olay üzerinden bir kentin sosyolojisini yapmak gibi bir fantezi peşinde değilim ama Diyarbakır'ı mitolojisi, tarihi, kültürü, sokak çocukları, namus cinayetleri, kan davaları, ağaları, begleri, şeyhleri, çıkmaz sokakları, işsizleri, zenginleri, tinercileri, tele-kızları ile yaşadığınız zaman kentin ruhuna sinen şiddetle karşılaşıp irkileceksiniz. Bireylerin, dahası çoğunlukla da gençlerin ve çocukların "düşman" diye kafasına konulanla karşılaşınca nasıl diş gıcırdattığını, gözlerinden kin ve öfke fışkırdığını göreceksiniz. İsmet Özel'in şiirindeki bir ifade hep ilgimi çekmiştir: "Öç alınmazsa çocuklar bile birden büyüyebilirler." Değerli dostum Hüseyin Pala da 2004 yılında Diyarbakır'a ilk geldiğinde ilginç bir gözlemini paylaşmıştı: "Çocuklar büyük gibi bakıyorlar." Evet Diyarbakır'da çocuklar birden büyüyorlar ve büyük gibi bakıyorlar, bu çocukları sokaklara salanlar onlardaki bu masumiyeti öldürüp düşmanlarını alt etmenin hesaplarını yapadursunlar ama bu çocukların her daim beraber olacağı insanlar buradaki insanlardır. Bu çocuklardaki masumiyeti öldürerek insanın masumiyetini ve saflığını bozguna uğratanlar ilk taşkınlıkta kendilerini kan revan içinde göreceklerdir.

Psikologlar çocuk için insan yavrusu gibi bir tanımlamayı uygun bulmazlar; çünkü onun başlı başına ayrı bir varlık olduğunu düşünürler. Bundan dolayı da bugün dünyada en çok üzerinde durulan sosyal hizmet alanı, çocuklar ve gençlerle ilgili olanıdır. Hatta bu konu artık belli ülkelerin veya toplumların meselesi olmaktan öte artık evrensel insan hakları sorunu olarak görülmektedir. Elbette çocukları ağır ceza mahkemelerinde yargılamak gibi paranoyakça bir yöntem kabul edilemez ve hukuka da uygun değildir ama bu çocukların eline taş verenler bugün istenmeyen "kötü adamlara" taş atmasını sağlayarak kendi amaçlarına ulaşmış olabilirler ama o çocuk yarın elindeki diğer taşı da onların kafasında paralayacaktır. Bu hep böyledir. Hiç kimse kendi düşüncesindeki şiddeti meşru görüp diğerini gayri meşru ilan edemez, böyle bir ayrıcalık sadece krallara ve mafyalara özgüdür.

Peki taraftarı olduğu takım galip geldiği halde rakibine duyduğu kinini bir türlü kontrol edemeyen bu gözü dönmüşlerle biz bize kaldığımızda neler olabilir acaba? Can yakıcı bir soru değil mi?..

Doç. Dr. Mazhar Bağlı