Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Türkiye Mısırlaşıyor Hangi Aklın Servisi? (Mazhar Bağlı)

17.05.2011

Türkiye’nin, komşularına veya Arap-İslam dünyasına model olmasındaki en büyük etken ne bu coğrafyaya yönelik uyguladığı özel politikalar ne ticari ilişkilerden doğan sinerji ne Batılılaşma tecrübesi ne de benzer sosyolojik süreçlerdir. Aksine bu ülkelerle veya bu coğrafya ile sahip olduğu epistemolojik akrabalıktır.

Türkiye, nicedir yapılamayan-belki de hiç yapıl(a)mamış- bir tartışmayı yüksek bir politik hayra dönüştürmeye başlamıştır. Yapılan tartışma son kertede halkın tercihlerinin su-i kaste uğramaktan korunması, hakların ve vazifelerin doğru kutulara yerleştirilerek hukuki bir düzen tesis edilmesi gerekliliği üzerinedir. Bu çerçevede hiçbir kimse veya zümreye bir ayrıcalık tanınmaması veya haksızlık yapılmaması evrensel bir parametre olarak vazgeçilemez bir önemi haizdir. İçinde yaşadığımız coğrafyanın ortak aklı bilir ki, küfür ile berdevam olunabilir ama zulüm ile asla! Bu ortak bilgiyi Batılı ifade biçimi ile yeniden söylemek gerekirse; bir idarenin hukuki olması zaruridir.

Tunus’ta başlayan ve Mısır’la devam eden Orta Doğu-İslam coğrafyasındaki halk ayaklanmalarından sonra nasıl bir sistemin kurulacağı konusunda en çok adı geçen ülke Türkiye’dir. Türkiye’nin adının anılmasının iki temel nedeni vardır, birincisi halkına ihanet etmeyen bir iktidarın varlığına olan inanç ve bu iktidarın başarılı bir biçimde yürüttüğü demokratikleşmedir. Nitekim bu ülkelerdeki başkaldırıların veya ayaklanmaların temel nedeni de ülkelerindeki yöneticilerin açık-gizli bir ihanet içinde olduklarına inanıyor olmalarıdır. Açlık ve sefalet işin asıl dinamiği değildir. Asıl faktör, iktidarların halkın taleplerini ve inançlarını dikkate almayan tavırlarının içerdiği hakaret ve aşağılamaların katlanılamaz oluşudur.

Gareth Jenkins’in iddiaları

Devrim sonrası nasıl bir sistemin kurulacağı konusundaki tartışmalarda hem buralardaki siyasi hareketler hem de kimi Batılı ülke ve aydınlar tarafından Türkiye’nin model olarak sunulması da bundandır. Çünkü yapılmak istenen Türkiye’deki gibi halkıyla ve onun değerleri ile barışık, onların taleplerine cevap veren bir kadronun iktidarda olması ve bu yönetim işinin de sadece elit bir zümrenin özel meziyeti olmaktan çıkarılmasıdır. Bu hedeflerine ne derecede ulaşabilecekleri ise bahsi diğerdir.

Türkiye’nin bu konumu kimilerini sevindirirken kimilerini de endişelendirmektedir. Kimisi de işi nasıl sabote edeceğinin hesaplarını yapmaktadır. Bu konuyla ilgili bir hayli makale de yazıldı, görüş de belirtildi. Bu konuda en dikkat çekici fikirler uzun süredir Türkiye’de bulunan, aynı zamanda sivil asker ilişkileri ve güvenlik konularında uzman olan Gareth Jenkins’in yorumlarıydı. Jenkins’ın daha önce de Ergenekon Davası ile ilgili “gözaltına alınan birçok kişinin AKP’ye muhalefet etmekten başka suçu olmadığı anlaşıldı” gibi çok derin analizler(!) içeren ifadeleri olmuştu. Ama Guardian’da Robert Tait’e söylediği “Türkiye Mısırlaşıyor” ifadesi sanırım sosyolojik analizde son noktadır. Bundan ötesini aramamak gerekir.

Bilindiği gibi Tait Guardian’daki makalesinde, Türkiye’nin model ülke olup olamayacağı yolundaki iddialara lehte ve aleyhte olmak üzere iki taraftan da bakıyor. Lehteki iddiaları ve yorumları zikrederken Tait, Anadolu’dan yükselen dindar ve muhafazakâr orta sınıfın askeri-laik elitleri zayıflattığını ifade ederken çok ilginç bir tespitte bulunuyor: “AKP’nin yükselişi, Anadolu’daki dindar ve muhafazakâr orta sınıfın yükselerek ordunun ve yargı gibi laikliğin diğer ayaklarının ekonomik tabanını zayıflatmasıyla ivme kazandı.” Buradaki ilginçlik, laiklerin ekonomik tabanının zayıflatıldığı iddiasındadır. Acaba bu iddia ‘eskiden onlar yerdi, şimdi bunlar yiyor, bölüşüm yok!’ şeklinde mi anlaşılmalıdır, yoksa gerçekten AK Parti iktidarı söz konusu kesimin gelirlerini tenkisata mı uğratmıştır? Daha önemli soru şudur: Bu laiklerin gelirlerinin kaynağı nedir de ellerinden alınmıştır? Cevaplar ne olursa olsun şurası çok açıktır: Tait meseleyi bir yönüyle ekonomiye indirgemiştir. Türkiye’deki laiklerin hiç de yüce idealler sebebiyle bağırıp çağırmadıklarını iddia etmekte ve konuyu Jenkins’in yorumlarıyla bitirmektedir. “Türkiye askeri bir tür otoriter yönetimden, sivil bir otoriter yönetime geçiyor. Son yıllarda ciddi bir siyasi zulme, basın üzerinde baskıya ve insanların neyle suçlandıklarını bilmeden içeriye atıldıkları bir ortama şahit oluyoruz. Polis bir iç baskı aygıtı olarak kullanılıyor. Türkiye, Mısır’a model ülke olmaktan çok, giderek Mısır’a benzeyen bir ülke haline geliyor.” Jenkins’in ciddi bir düşünce adamı ve gazeteci olmadığını yukarıdaki satırlardan açıkça anlıyoruz. Türkiye’nin askeri bir otoriter yapıdan kurtulduğunu söylemek, insanların neyle suçlandıklarına yeterli bir cevap olmuyor Jenkins’e göre. Bu iddia, balyozcu paşa Çetin Doğan’ın damadı Dani Rodrik’in söyleminden sanki olduğu gibi alınmış! Türkiye’nin Mısır’a model olup olmayacağı ayrı bir mesele iken, bu meseleyi bahane ederek Türkiye’de değişen bir şeyin olmadığını -ona göre daha kötüye gittiğini- söylemek ancak kötü niyet ve tarafgirlikle izah edilebilir. Bu tarafgirliğin de tarihsel ve epistemolojik bir damardan geldiğini unutmamak gerekir.

Tek Parti’den 2002’ye...

Aslında Türkiye ilk başta teorik olarak laik ve demokratik bir sistem kurduğunu deklare eden bir politika izledi. Ancak uygulamalara bakıldığında hem demokrasi hem de laiklik ile bağdaşabilen pratiklerin veya uygulamaların neredeyse hiç olmadığı görülür. Özellikle Tek Parti Dönemi uygulamaları ve daha sonra da bu uygulamaların devamlılığını sağlamak için yaşanan askeri müdahaleler bunun açık göstergeleridir.

Halk bu durumu kabullenmeyerek çok partili hayata geçilmesini dayatınca da bugün Ortadoğu ve Arap ülkelerinde yaşanan gelişmeler Türkiye’de 1950 yılında Demokrat Parti’nin halk tarafından ezici bir çoğunlukla iktidara getirilmesi ile yaşandı. O gün, totalitarizm sandığa gömüldü ama ölmedi. Hatta denilebilir ki bu tarihten sonra vesayetçiliği sürdürmek isteyenler yeni enstrümanlar ve aktörler bulmaya çalıştılar ve bulmakta da zorlanmadılar. Enstrüman olarak yargı, aktör olarak da Süleyman Demirel bu konuda zikredilebilecek en iyi örneklerdir. Ancak bu durum da fazla devam edemedi. Nihayet her türlü vesayetçiliğe son verilmesine inanan insanlar, 2002 yılındaki seçimlerde ülkedeki politikayı köklü bir biçimde değiştirecek bir tercihte bulunup yeni bir siyaset anlayışının egemen olmasına ön ayak oldular.

Batı ‘adam etmek’ ister!

Bu değişim, ülkenin “bir model ülke” olmasına giden yolun ilk adımı oldu. Türkiye’nin komşularına veya Arap-İslam dünyasına model olmasındaki en büyük etken ne bu coğrafyaya yönelik uyguladığı özel politikalar ne ticari ilişkilerden doğan sinerji ne geçirmiş olduğu nevi şahsına münhasır Batılılaşma çabaları ne de benzer sosyolojik süreçlerdir. Aksine bu ülkelerle veya bu coğrafya ile sahip olduğu epistemolojik akrabalıktır.

Esasında toplumların epistemolojik akrabalıkları ve ilişkileri de bu eksende okunmadığı sürece anlaşılmaları mümkün değildir. Hatta Mahçupyan’ın tezi üzerinden söylemek gerekirse “bugün dünyadaki politik ve ideolojik eğilimlerin de arkasında epistemoloji vardır ve esas olarak varlığa karşı suje, obje ve aktlar ekseninde kurulan ilişkidir bizim okumalarımızı belirleyen.” Bu bağlamda Batı ile birbirimizi anlamamız aslında kolay değildir. Sanılanın aksine bana göre Doğu epistemolojisi Batı’yı anlama konusunda Batı epistemolojisinin Doğu’yu anlamasından çok daha büyük avantajlara sahiptir. Çünkü tarihsel tavır alışlara baktığımızda Doğu’dan Batı’ya karşı temel yaklaşım, anlamak ve değiştirmektir. Ancak Batı’dan Doğu’ya bakış ise değiştirmek, ehlileştirmek ve adam etmektir. Bu tavrın doğal sonucu ise iki yüzlülüktür. Bunu geçenlerde Robert Fiske de itiraf etti.

Bir taraftan demokrasinin olmadığından şikayet edeceksiniz öte yandan demokrasinin gelmesine giden tüm yolların kapatılması için de özel yerli işbirlikçilerle iş tutacaksınız. Keza bunun yanında Türkiye gibi öne çıkan ülkelerin de itibarını zedeleyecek bir propagandayı da sinsice yürüteceksiniz. Lakin bu projelerin karşılık bulması artık kolay değildir. Çünkü iletişim dünyasının tek aktörü değildirler ve sahip oldukları epistemoloji de geniş bir anlamayı mümkün kılabilecek sorulara sahip olmaktan giderek uzaklaşmıştır.

Artık dünyada demokrasi, tarihsel olarak emperyal geçmişe sahip olan ve kendisinden başkasının değerlerine ve epistemolojisine önem vermeyen toplumların veya devletlerin eliyle değil, demokrasiyi bedeller ödeyerek tesis eden halkların ve ülkelerin öncülüğü ile tesis edilecektir. Türkiye’nin bu konuda öncü olma rolü de her türlü provokasyona rağmen var olmaya devam edecektir. Çünkü buradaki toplumsal ve epistemolojik çoğulculuk kadim bir sosyolojik var olma biçimdir. Yeni yetme değildir.

mazharbagli@gmail.com
Doç. Dr. MAZHAR BAĞLI
Dicle Ünv. Sosyoloji Bölümü