Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Yardım Kolilerinden Çıkan Faşizm... Fırsattan Faşizm Devşirmek TARAF GAZETESİ

06.11.2011

Van’a gönderilen yardım paketlerinden acil durumlar için gereken eşyalardan başka kimilerinden Kuran-ı Kerim, Bayrak, Taş, Sopa ve Oyuncak bebek gibi eşyalar da çıktı. Yapılan yardımları gölgelemeyecek kadar az olduğundan dolayı görmezlikten gelinmesi gerektiğinden kuşku yok. Ancak bu tip kişiliklerin nasıl bir iklimden beslendikleri ve neyi amaçladıklarını tahlil etmeden de gelecekten emin olunamaz. Çünkü bu tavrın arkasındaki sosyolojik refleks ciddi bir etik ve kardeşlik krizine işaret etmektedir. Oysa Van için oluşan duyarlılık (başta kadim dostum Ahmet Tezcan’ın organize ettiği ‘evim evindir’ kampanyası) ve bu duyarlılığın harekete geçirdiği kamuoyu ülkedeki farklılıklar üzerinden hesap yapanların tüm heveslerini kursaklarında bırakmıştır. Kaldı ki Devlet Bahçeli dahi bu duruma isyan etti.

Ancak toplumlarda var olan bu birlikteliklerin en büyük düşmanı faşizmdir. Sosyolojik dokuyu zedeleyen faşizm aslında gizli olduğu zaman çok daha tehlikelidir. Eğer bu konunun üzerine eğilmez ve görmezsek bahsi geçen bu birlikteliğin geleceği tehlikedir.

Şimdi bu gönderilen eşyaların sembolik değeri ve niçin gönderildiklerini dikkate alarak durumu okumaya çalışalım:

Kuran-ı Kerim: birilerine niçin Kuran gönderilir, iki nedenden dolayı, ya İslam hakkında ilk elden bilgi sahibi olması istendiği için ya da Müslüman olan birisinin Kuran’ın mesajlarından giderek uzaklaştığı veya bu mesajları unuttuğu düşünülerek hatırlatılması için takdim edilir.

Peki Van’daki kardeşlerimiz (veya buradaki müslümanlar) Kuran-ı Kerimden habersiz midirler? Ya da Kuran’ın öngördüğü yaşam tarzından bu paketleri gönderenlerden daha mı çok uzaktırlar? Elbette hayır. Aksine Türkiye’de dindarlıkla ilgili yapılan çalışmalar bölgenin, özellikle de Van’ın görece çok daha mütedeyyin olduğunu, Kur’an okumasını bilenin ve onu kendisine kutsal bir rehber olarak görenlerin oranının çok daha yüksek olduğunu göstermektedir.

Bayrağın gönderilmesinden murad ise, buradaki insanların artık vatanını seven kişiler olmadıkları bundan dolayı da kalplerinde bir bayrak sevgisinin kalmadığı, bu sevginin canlanması için de o kutsal sembolü eline almaları ve kokusunu hissetmeleri ile o kaybolan sevginin gayri ihtiyari bir biçimde gelip kalplerde tekrar taht kuracağı varsayılmaktadır. Veya böyle olması istenmektedir.

Bayrak meselesi bu ülkenin en çok üzerinde durduğu sembollerden birisidir. Bu sembol üzerinden bir ülke sevgisi inşa etme çabası ne yazık ki aksine ülkede bir bayrak nefretine dönüşmektedir. Dışarıya karşı bir temsil sembolü olan bir değeri içe dönük, hem de kendi vatandaşına karşı bir ötekileştirme parametresi haline getirme konusunda sanırım bizim ülkemizden başka bir örnek yoktur bu dünyada.


Şanlıurfa ile Diyarbakır arasında, Karacadağ’ın bir köyünde (merak edenlere adını da verebilirim) fikriyatı, yaşam biçimi ve dünyaya bakışı farklı ancak siyasi tercihi BDP geleneğinden yana olan köy muhtarı bir dostum var. Bayrakla ilgili yaşadığı deneyim konuyla ilgili izlenen politikanın tipik bir örneği olması bakımından son derece eğiticidir.

1990’ların ikinci yarısında köyüne yeni gelen bir karakol komutanı muhtarı karakola çağırır. Ve ona alay komutanlığından bir hediye gönderildiğini söyler. Şaşkınlık ve merakla hediyeyi eline alan muhtara komutan aç bakalım paketi der. Muhtar açar ve içinden bir bayrak çıkar. Muhtar bayrağı öper ve teşekkür eder. Bu hediyenin kıymetinin ve anlamının farkında olduğunu bildirmek için de Çanakkale’de şehit olan büyük babasının da kanının temsil edildiğinden bahisle bayrakla ilgili bir sorunu olmadığını ima etmeye ve hatta söylemeye çalışır. Ama komutan bu durumun yetmeyeceğini, asıl yapması gerekenin evinin önüne bir bayrak direği dikip hediye edilen bu bayrağı göndere çekmek olduğunu ki bu durumun aynı zamanda alay komutanının da emri olduğunu söyler.

Muhtar böyle bir uygulamanın sakıncalarından ve teknik zorluklarından bahsedip bu tür bir uygulama üzerinden bayrak sevgisinin ölçülmesinin doğru olmayacağını izah etmeye kalkışır, bu durumun kendisi için sorun olabileceğini, birilerinin ondan habersiz bayrağa karşı bir saygısızlık yapabileceğini, köy ortamında bu tarz bir uygulamanın başka türlü de yorumlanabileceğini söyleyip isteneni kabul etmez. Tabi OHAL uygulamalarının ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde muhtar ne yapacağını bilemez bir halde son bir çare olarak her hafta sonu ve başı karakoldaki bayrak törenine katılmayı önerir. Ama nafile. Sonunda muhtar işi yasal durumla geçiştirmek isteyip böyle bir uygulamanın bayrak kanununa aykırı olduğundan bahisle evin önüne bir direk dikilmesini kabul etmeyeceğini söyler. Bunun üzerine komutan kasabadan bir bayrak direği getirtir ve asker marifeti ile muhtarın evinin önüne diker ve göndere o bayrağı çeker. Muhtara da “siyasi tercihin senin bayrağı sevmediğini gösteriyor her gün bayrak gözünün önünde olsun ki bu durum değişsin” der ve çekip gider.

Fazla uzatmaya gerek yok, bayrak deyince muhtarın aklına ilk gelen karakol komutanı, OHAL ve zorla evinin bahçesine dikilen direk gelmektedir artık. Komutanın oluşmasını istediği sevgi yerine nefret gelişti maalesef.

Bir ülke kendi bayrağını kendi vatandaşlarından bir kısmına karşı bir vatan sevgisi kriteri haline getirebilir mi?

Bayrağın bu yolla “tüketildiğine” ilişkin “star açık görüşte” Nihan Kaya’nın yazısında da bahsedildiği gibi bu tarz bir gösterim savaşa işaret eder barışa değil. Oysa Türkiye’nın kahir ekseriyeti özellikle de bugün bölge halkıyla dayanışma ve kardeşlik içinde olduğunu göstermektedir. Ancak örgüt ve onun diğer bileşenleri ise devletin bölge halkı ile savaş halinde olduğunu sürekli dile getirmektedirler.


Van’a bayrak gönderen zımnen onların bayrağı sevmediğini kendisinin de çok sevdiğini aynı zamanda söylemek istiyor. Ama işin doğrusu böyle değil tabi ki. Eğer bayrağı sevmek, onun uğruna tarihsel olarak verilen bedel ile ölçülecekse eminim ki o bayrağı gönderenler bugüne kadar bu ülkede hiçbir konuda hiçbir fedakarlık yapmış değillerdir. Nevzat Çiçek kardeşimden rica edelim bu şahısların isim ve adreslerini alsın sosyolojik ve tarihsel bir araştırma yapalım ve göreceksiniz bunlar beyaz cumhuriyetin sarışın çocuklarından başkası değildirler. Ne bayrağın temsil ettiği tarihsel değeri ve mirası ne de Kuran’ın mesajını ve ne de toplumsal ortak paydaların farkındadırlar, hatta Kur’anı okumayı bildiklerini dahi sanmıyorum.

Son olarak taş ve sopa gönderenler ise bütün bir bölgenin PKK sempatizanı çetelerden oluştuğunu varsaymakta, polise atılan taşları tam da böyle bir günde onlara iade edip yüreğini soğuttuğunu sanmaktadır. Aksine örgütün yüreğine su serpmektedir.

Bu konuda fazla söz söylemeye gerek yok, PKK terör örgütünün asıl çabası bütün Kürtlerin PKK’lı olmasını sağlamaktır eğer bu mümkün değilse zorla dahi olsa en azından böyle göstermektir. Örgütün Kürt olup onların paradigmasına uygun söylem sahibi olmayanlara karşı sahip olduğu kindarlığın sebebi de budur zaten. Bu tavır aynı zamanda örgütün söylemini güçlendirici bir atmosferin oluşmasına da katkı sağlamaktadır. Unutulmasın ki herhangi bir milliyetçiliğin panzehiri bir başka milliyetçilik değildir. Aksine milliyetçilik bir başka milliyetçiliğin hayat kaynağıdır.

Bu konuda görev yargıya düşmektedir. Bu tür fikirleri olanların bunu eyleme dönüştürmelerine yönelik söylemsel çalışmalardan önce hukuki bir işlemin yapılması gerekiyor ki bir daha kimse sahip olduğu faşist duygularını hem toplumsal bir projeye dönüştürmesin hem de alenileştirmesin en azından.

Dicle Üniversitesi Sosyoloji Bölümü

mazharbagli@gmail.com