Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Yeni CHP'nin Toplumsal Designer'ları (Mazhar Bağlı)

10.06.2011

CHP’nin Türkiye’nin sorunlarını analiz etmekte sosyolojik formasyona derin bir ihtiyaç olduğu gerçeğini fark etmesi iyi bir gelişme ancak bunun başörtüsü için ‘yeni model’ üretmek ya da kendi mahallesinden devşirdiği bilgilerle “öteki mahalleyi dizayn etmek” hevesindeki isimlerlerle olacağını zannetmesi büyük yanılgı.

Kurultaylar partisi olarak eleştirilen CHP’de 15 tane olağanüstü, 33 tane de olağan büyük kurultay gerçekleşmiştir bugüne kadar. Tabi kurultaylar partiler için çok önemli dönüm noktalarıdır. Adeta partilerin miladıdırlar. Hem kadro yenilenmesi hem de yeni politikaların belirlenmesi ve izlenmesi açısından en önemli platformlardır. Bundan dolayı da her parti, kurultayına veya kongresine bütün varlığını ortaya koyarak hazırlanır. Bu toplantılardan hareketle bir partinin bir sonraki toplantısına kadar nasıl bir politika izleyeceğini söylemek mümkündür. Peki, bu son kurultaydan hareketle CHP hakkında ne söylenebilir?

Her şeyden önce Parti Meclisi’ne alınan yeni isimlerden anlıyoruz ki CHP’de bir değişim istidadı var. Ancak Genel Başkan’ın kurultay konuşmasına bakıldığında ise yeni bir fikir veya politika izleneceğine dair herhangi bir işaret yok. Bu konuşma metninden hareketle yeni CHP analizi yapıldığında söylenebilecek en somut ifade şudur galiba, CHP 1938 ruhundan 1960 ruhuna yeni geldi. 2010’a gelmesi için de en az bu kadar zamana ihtiyaç vardır.

Yapılan konuşmadan hareketle

de bir CHP analizi yapılığında karşımıza çıkan tablo bazı CHP fanatiklerinin kahrolurcasına bekledikleri “iktidar” en az iki seçim daha gelemeyecektir. Çünkü hem rakipleri çok güçlü hem de kendileri iktidar olmak için herhangi bir proje ortaya koymadılar. “Benim adım Kemal ben hallederim” tarzı kaçamak sözler ve vaatler eskiden bir umut olabiliyordu ama insanlar hizmetin kendisini almaya başladılar, bunun umuduna neden yönelsinler ki?

Bu tarz bir retoriğin ve sloganların tüm umutların tükendiği dönemlerde bir karşılığı olabilir ama insanların geleceğe daha güvenle baktıkları, yaşam standartlarının her gün daha iyiye gittiği bir ortamda bunlar sadece boş vaatler olarak kalırlar. Belki 1990’larda “benim adım Kemal” ile “iki anahtar” retorikleri karşılıklı rekabet edebilirdi ama bugün hizmetin kendisi toplumun ayaklarına gitmektedir, neden var olan bir olguyu bir vaade tercih etsinler ki? Hizmete daha iyi bir hizmet projesi, özgürlüklere daha çok özgürlük isteği ile rekabet edilebilir.

En ‘beyaz Türk parti’

Toplum huzurunda iktidarı eleştirmek için

yapılan hizmetlerin yetersiz olduğunu söyleyenler de çok iyi bilmektedirler ki bu dönemde sağlık,

eğitim, ulaşım, demokratikleşme, alt yapı ve yatırımlar konusunda yapılanlar pek çok kişinin hayallerinin de ötesindedir.

Burada bir parantez açıp şu konuya da değinmek gerekir. Türkiye’deki müesses nizamın geleneksel

işleyişinde CHP’ye verilen roller içinde birinci öncelik iktidar olmak ve sorunları çözmek değildir.

Sistemin bekçiliğini yapmak ve sistemin meşru

görmediği kesimlerin iktidara gelmesini, sisteme

dahil olmasını engellemektir. Bugüne kadar da bu görevini büyük bir başarı ile yürüttü. Bu rolü değiştirmek üst yöneticiler için bir kongre ile mümkün olabilir ama bu konuda yıllarca bir dönüşüm içine girdirilmiş olan seçmenler öyle çok kolay bir şekilde bu değişimi benimsemeyeceklerdir. Benimsemelerinin kolay olmadığının en güzel göstergesi de Sezgin Tanrıkulu’nun kritik sayılabilecek bir oranda delegelerden oy almış olmasıdır.

En Sünni ve beyaz Türk partisi olan CHP’nin başına Kılıçdaroğlu gibi hem Kürt hem de Alevi birisinin gelmesini sağlayan tek faktör ise rakiplere yeteri kadar saldıracak bir eleman bulunamamış olmasıdır. Kılıçdaroğlu’nun CHP’liler katındaki en önemli referansı ve itibarı sadece iktidar partisi aktörlerine yönelik giriştiği polemiklerde görece psikolojik bir üstünlük sağlamış olmasıdır. Daha açık bir ifade ile söylemek gerekirse, CHP ve yandaşlarından senelerdir hiç kimsenin karşısına çıkıp bileğini bükemediği Melih Gökçek’le ve Mir Dengir Mehmet Fırat ile giriştiği polemiklerde ilk kez Kılıçdaroğlu psikolojik üstünlüğü sağlama başarısını gösterdi.

Bu durum her CHP’linin yüreğine su serpti.

Hatta denilebilir ki uzun bir süreden beridir ilk kez pek çok CHP’liye “oh” dedirten kişi o oldu ve dolayısıyla da müesses nizam açısından telafisi mümkün olmayan kimi “defolara” (Kürt ve Alevi olmak gibi bir kökene) sahip olmasına rağmen kendisine açılan kredi ile genel başkan oldu. Ancak bu genel başkanlığın bir liderliğe dönüşüp dönüşemediğini ise zaman gösterecektir.

Kurultay da yine beklenen temel sorunlara ilişkin bir ifade ve isimlendirme olmadı. AK Parti’nin en son yapılan büyük kongresinin kötü bir taklidi gibi duran yedi bölge yedi renk açılımı sadece folklorik özellikleri ile kaldı. Sorunlar ve çözüm projeleri dile getirilmedi. Ne Kürt meselesine ne de din-vicdan özgürlüğü ile ilgili konulara değinildi. Gel vatandaş gel en iyi demokrasi burada, özgürlük istiyorsan bana gel, işte burada, tarzı pazarcı esnafı ağzından insanlar artık haz etmiyorlar.

Mahalleye ayar verme hevesi

Bu kurultayda Parti Meclisi’ne girenlerden belki de en göze çarpan ve gündeme gelen isimler sosyal bilimciler, hatta sosyologlar oldu. Bu da yukarda değindiğim gibi bir değişim talebine işaret eder. Ancak bunu başka türlü de okumak mümkündür: CHP’nin geleneksel politikası olan toplum mühendisliğine farklı aktörler üzerinden devam etmek istediği şeklinde de yorumlanabilir. Nitekim bizim ülkedeki sosyolojinin tarihsel arka planında böyle bir misyonun olduğu da bilinmektedir.

Özellikle öne çıkan iki sosyolog, Binnaz Toprak ve Sencer Ayata akademik donanımlarının yanında, ki buraya kimsenin bir itirazının olabileceğini sanmıyorum, başka yönleri ile dikkat çekmişlerdi. Sencer Ayata, başörtüsü için ürettiği “yeni model” ile, Binnaz Toprak ise kendi mahallesinden devşirdiği bilgilerle “öteki mahalleyi dizayn etme” hevesini bariz bir biçimde açığa çıkaran “mahalle baskısı” çalışması ile gündeme gelmişti. Malum çalışma yayınlandığı zaman da yazmıştım, öteki mahalleyi anlamak için değil, dizayn etmek, hatta mümkünse bir baskı yolu bulmak için yapılmış bir çalışma idi. Zaten o çalışma da tamamen “sen, ben, bizim oğlan” örneklem ekseninde yapılmıştı.

Türkiye’nin sorunlarını analiz etmekte sosyolojik formasyona derin bir ihtiyaç olduğu gerçeğinin fark edilmiş olması iyi bir gelişme ancak seçilen aktörlerin uygunluğu biraz kuşkulu. Özellikle bölgesel sorunlar o bölgede çalışanlar aracılığı ile çok daha sağlıklı ve doğru bir biçimde analiz edilebilir, anlaşılabilirler. Fildişi kulesinden veya sadece bölgelerdeki lüks otel odalarının pencerelerinden bakanların sağlıklı bir biçimde bölgesel sorunları okumaları kolay olmaz. Ama yine de umudumuzu koruyalım, çünkü sorunların tek bir aktör tarafından çözülmesi mümkün değildir. Tüm toplumsal aktörlerin rahatlıkla sorunları tartışabildiği bir ortamın gerçekleşmesi umudumuzu koruyalım.