Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Yeni Şafak Yorum: Generalden kâinat imamına darbeciler

12.08.2014

27 Mayıs, demokrasi tarihimizin en önemli kırılma noktalarından birisidir. Çünkü o darbe, ülke yönetiminde bir daha iyileştirilemeyecek kadar çok derin yaralar açtı. Toplumun sahip olduğu birlikte yaşama bilinci ve değerleri en çok bu dönemde tahrip edildi. Düşünün, tek parti gibi bozguncu bir dönemin bile dağıtamadığı sosyolojik doku bu süreçte bir daha onarılamayacak kadar derin bir şekilde zedelendi. Esasında Halk Partisinin tüm entrikalarına toplum kendine ait özerk bir yaşam biçimi oluşturmuştu. Oysa bu darbe ortak yaşama membaını kuruttu.

27 Mayıs aynı zamanda demokrasinin işlevselleşmesini engellemek için de çok özel olarak planlanan bir operasyondu. Öncesi ve sonrası ile son derece sistematik olarak yürütülen bir projeydi.

Bu darbenin iki temel hedefi vardı:

İlki, seçimi kim kazanırsa kazansın, yönetimde kim olursa olsun hep kendileri iktidarda kalacak şekilde bir sistem kurmaktı. Nitekim darbe sonrası kurulan her bir yeni kamu mekanizmasının asıl işlevi millet iradesinin yönetime yansımasını engellemekti. Millet iradesine karşı vesayeti dengelemekti. Seçimler olsun, iktidarlar değişsin, aktörler gelip gitsin ama asıl muktedir hiç değişmesin. Siyaset, görüntüde var olsun ama işlevsiz bir kurum haline gelsin. Siyasi aktörlere yönelik sürekli dile getirilen aşağılamaların da esas olarak onun işlevine yönelik bilinçli bir şekilde planlanan bir itibar suikastı olduğunun altını çizelim.

İkincisi de kurulan bu düzenin, yani tesis edilen bu yeni vesayet sisteminin halk için olduğuna, halka rağmen halkı ikna etmekti. Her şeyi halkın ali menfaati için yaptıklarına kendileri inanmıyor ama halkı zorla da olsa buna inandırmak istiyorlardı.

17 VE 25 ARALIK DARBE GİRİŞİMLERİ

Dahası bunu halkın iradesi ve varlığını aşağılayarak yaptılar. Darbenin lideri Diyarbakır'da halka hitap ederken 'Kürdüm diyenin yüzüne tükürün, bu ülkede Kürt yoktur' derken muhataplarının tümünün Kürt olduğunu tabi ki biliyordu. Elbette o yörenin etnik yapısını ve sosyolojisini biliyordu. Onlara rağmen onlar için daha iyi ve daha itibarlı bir konum ve kimlik 'buyuruyordu' ve bunu da deyim yerinde ise onların 'tabiî-ontolojik gerçekliklerine' rağmen kabul etmelerini istiyordu. Daha önce de tek parti, halka rağmen halk için bir sistem kurmuştu ama halkı kurulan sisteme bir türlü inandıramamıştı. Cuntacılar bu kez meşruiyet ve inanılabilirlik sorununu aşmak istediler. Kamunun sahip olduğu her bir imkanı, kurulan vesayet sisteminin halk için var olduğuna inandırmak için seferber ettiler.

Gülenci eşkıyaların 17 Aralık'ta kusursuz bir şekilde planladıkları darbenin de iki temel hedefi vardı: Kim seçimi kazanırsa kazansın iktidar hep onlarda olsun, halka rağmen halk için çalıştıklarını 'medyatik zorbalıkla' herkese kabul ettirmek.

Kırk yıldır üzerinde çalışarak kurdukları her bir medya organının bu iş için olduğunu, bunca zamandır yetiştirdikleri her bir kurşun askerin bugün için olduğunu gördük. İşin içinde milletin olup olmamasının hiçbir değeri yoktu onlar için. Hatta millete rağmen bu darbeyi başarmayı daha çok seveceklerdi. Bakın size rağmen biz bu işi başardık diyeceklerdi.

CEMAATİN GİZLİ İŞLERİ

Bana göre 17 Aralık'ta planlanan cunta ile 27 Mayıs darbesi kadar örtüşen başka bir müdahale yoktur. En kapsamlı ve belki de en sofistike yöntemlerle yapılan 28 Şubat post-modern darbesi açık açık kimi niçin hedef aldığını her gün dile getiren bültenler eşliğinde yapıldı. Halkın kahir ekseriyetini müdahalenin iyi ve gerekli olduğuna ikna etmek gibi özel bir plana hiç gerek duyulmadı. Sadece darbeci kadro ikna edildi. O dönemdeki İstanbul Üniversitesinde kurulan ikna odaları işin ironisiydi. Nur Serter'in işgüzarlığı ve darbecilere olan derin muhabbetinin bir tezahürüydü. Darbecilerin böyle bir planları veya niyetleri hiç yoktu. RP'ne 'oy verenlerin hepsinin ölmesi/öldürülmesi' gibi ifadelerin rahatlıkla kullanıldığı ve bin yıl da geçse tasarladıkları projeden vazgeçmeyeceklerini açık açık deklere etmişlerdi.

12 Eylül darbesi siyaseti hem görüntü olarak hem de işlev olarak tamamen toplumsal yaşamdan çıkarmayı planlamıştı. Bunu da gizli-saklı yapmadı. Açıkça siyasilerin birer hain olduklarını, ülkeyi ona buna peşkeş çektiklerini söyleyip siyaset kurumunu tamamen toplumsal alandan silmek istedi. Önce siyaseti tüm kötülüklerin anası olarak gösterdiler. Büyük oranda da başarılı oldular. Uzunca bir süre toplumda, bırakın siyasi-politik alana yönelik değer belirleyen ve pratikler üreten bir kurum olarak onun varlığını, gündelik hayatın içindeki işlevine dahi tahammül edilmedi.

Gülenci eşkıyaların planladıkları 17 Aralık darbesinde ise siyaset var olsun, görüntüde kalsın, tüm kötülükleri içinde toplasın ki asıl işlevi yok olsun istendi. İktidar için partiler çalışsınlar, siyasi aktörler her türlü muhalif söyleme karşı dursunlar, küfür yesinler, seçime girsinler, para harcasınlar, emek versinler ama asıl iktidar onlar olsun, işleri onlar yürütsün istediler. Siyaset şeklen var olsun ama işlevini onlar yerine getirsin.

Ülkenin alt yapısından eğitimine, dış siyasetinden asayiş konularına, tarım politikalarından sosyal güvenlik işlerine, kamu kurumunda ki müstahdemden genel müdüre kadar her alandaki atamalara, akademik işleyişten soru bankasını hazırlayan sisteme kadar her konuda tek yetkin güç kendileri olsun istediler. Aslında AK Parti de onların bu isteklerini yerine getirme konusunda uzun bir süre mütereddit davranmadı. Bendeniz gibi birkaç kişi, bu yapının asıl niyetinin 'hizmet' olmadığını söylemesine rağmen çoğu insan bu itirazlara itibar etmedi. Bunların asıl hedefi hizmet değil, özellikle de mali kaynakları kullanan makamlar olduğunu kaç kez söyledim. Bu makamları elde etmek için hiçbir değer tanımadıklarını, hiçbir ahlak ilkesine riayet etmediklerini hep söyledim durdum.

POLİSLERİN SÖYLEMLERİ

Bu çetenin isteklerinin toplum için yapılacak olan makul hizmet amacını fazlasıyla aştığını, esas olarak bir istihbarat şebekesi olduğunu bizzat yaşayarak gördük. Bu tehlikenin farkına varmak kolay olmadı. Belki de kimse bu yapının bunca kindar olabileceğine, ihanet şebekesi olarak çalışabileceğine kimse ihtimal vermedi. Nitekim şu an casusluk ve ihanetle suçlanan ve mahkeme sürecini bir şova dönüştüren bu kadroların çoğu şu anki siyasi iktidar tarafından atanmışlardır.

Ben şeytanı gördüm için rahat. Bunu da açık bir biçimde dile getirdim. Bu açık sözlü olmanın bedelini de çok ağır ödedim. Çok yalnız kaldım. Haksızlığa uğradım. Kepazeliklerle karşı karşıya kaldım ama bildiğimden vazgeçmedim. Vazgeçmeyi de düşünmüyorum. Dahası en çok karşı olduklarını iddia ettikleri PKK ile nasıl ortak çalıştıklarını bizzat her gün yaşayarak görüyorum. Bakın casusluk yaptıkları iddiası ile tutuklanan polislerin tamamı 'ülkemiz için çok iyi işler yaptık' retoriğinin dışında hiçbir şey diyemiyorlar. Çünkü toplumsal alanda esas olarak yönetim mekanizmasını içeren siyasetin işlevini şırınga ile çekip kendilerine zerkettiklerini düşünüyorlar. Onların emrine uymayan aktörlere yönelik operasyonları da kendi doğal hakları olarak görmektedirler. Siyasilerden nefret etmelerinin nedeni de budur zaten.

'Ülkemize büyük hizmetler etmiş insanlarız' sözlerini en çok 27 Mayıs darbecileri kullanmıştı. Darbeyi yapanların 'kudretine' vurgu yapılırken bunların kişiliklerine değil, toplum için iyi işler yapma kabiliyetlerine göndermeler vardı.

Casusluk, kanunsuz dinlemeler ve devlet içinde paralel bir devlet kurma gibi son derece vahim iddialarla gözaltına alınanların tam da bu iddiaları doğrular nitelikte davranmaları sözünü ettiğim 'kendilerini her şeyin ve herkesin üstünde görmelerinin' tipik bir dışa vurumudur. Siyasetçilere rağmen ülkemize hizmet ettik derken, herkesi gelip geçici kendilerini kalıcı ve asıl mülk sahibi olarak görmelerindendir. Aynen 27 Mayıs cuntacıları da böyleydi.

Kullandıkları dile bakın, adamlar doğrudan devletin temel işleyişinden bağımsız bir şekilde kendi başına memleket için, devlet için çalıştıklarını söyleyecek kadar pervasızlar. Bizi de onların bu kendini siyaset ve toplum üstü görme durumunu anlamayacak kadar aptal sanıyorlar. Suç unsurları ile mücadele ederken hep 'siyasi hainlere' rağmen bu işleri yürüttüğünü söyleyecek kadar paraleldirler bunlar. Aynı zamanda bu işleri yürüttükleri için de her türlü imtiyaza sahip olmaları gerektiğini söylüyorlar. Asker, elindeki silahtan aldığı güçle imtiyaz istemişti, Gülenizm ise bürokrasiye yerleştirdiği badem bıyıklı neo con çetesi üyelerinin çevirdiği dolaplarla bir imtiyaz peşinde.

CEMAATİN KÜRT DÜŞMANLIĞI

İşte tam da 27 Mayıs cuntacılığının bilinen klişe tavrı budur. Madem ki ülkeyi en çok biz seviyoruz, madem ki onu koruyabilecek olan tek güç biziz, o halde her şey bizim istediğimiz gibi olacak. Hiç detaya girmeye gerek yok, bu tavır tipik bir cuntacılık ve faşizmdir.

Gözaltına alınanların ısrarla terörle mücadele retoriğine başvurmaları tipik bir cuntacı tavır olmasının yanında suçunu bastırma psikolojisinin de bir yansımasıdır. Bu yaklaşım dahi tek başına çok açık bir darbeciliğin var olduğunu göstermeye yetiyor ve artıyor bile. Hangi yetki ve hangi amaçla bu hizmetleri yaptıklarını sormanıza fırsat vermeyen organize bir medya çetesi de var zaten.

Dikkat edin, hiç birisi ben casusluk yapmadım demiyor, diyemiyor. Delil yok, belge bulamazlar diyorlar. Çok doğru. Bu çetenin yurt dışında eğitime gönderdiği hayli önemli sayıda emniyet mensubunun sahte suç delili oluşturma ve suç delillerini yok etmek için çok bir özel eğitim aldıkları biliniyor.

Gülenci eşkıyalarla 27 Mayıs cuntacıların arasında inanılmaz benzerliklerden birisi de Kürt meselesine yaklaşımlarıdır. Her ikisi de konuyu zehirlemek için çabalamıştır. Söz gelimi Kürt meselesi, daha önceleri etnik bir mesele iken 27 Mayıs darbecileri onu etnik bir faşizm ve terör meselesi haline getirdiler. Gülenciler de aynı şekilde işin siyasi-insan haklarıyla ilgili olan kısmını gölgeleyip sadece terör yüzünü gösterecek bir strateji izliyorlar ki konu sadece güvenlik alanında kalmaya devam etsin. Bu konunun siyasi mekanizmanın alanına dahil olması demek hem çözülmesi demektir hem de onların egemen olduğu güvenlik alanın dışına çıkması demekti. Bu alanda kalması için çok özel operasyonlar yürüttüler. En başta da tvlerindeki dizilerle bu konuyu çok ince bilinçaltı mesajlarla işlediler.

Çözüme karşı olmalarının nedeni Kürt düşmanlığı ve tüm Kürtleri terörle özdeşleştirme isteklerinden kaynaklanıyor.