Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Yeni Şafak Yorum: Münafıklar: 'Biz ancak ıslah edicileriz!!!'

29.05.2014

Toplum dediğimiz varlık-yapı sadece insan birlikteliğinden meydana gelen bir olgu değildir. Aynı zamanda o birlikteliğin oluşturduğu kurumsal mekanizmaları da içerir ki insanoğlunun kazanımlarını bir ortak akla dönüştüren de bu süper organik yapıdır. Toplumsal değerlerin bir sonraki nesle aktarılması, belli rol ve statülerin belirlenmesi, kişilerin toplumsal değerlere özgün bir katkıda bulunması da dahil olmak üzere pek çok işlevi yerine getiren bu mekanizmalar insanı 'amaçsız-niyetler' için yaşam süren diğer canlılardan farklı kılar. Daha doğrusu insanı diğer canlılardan ayıran esas özelliği amacı belli bir niyet sahibi olmaktır. İnsanı ya da bireyi toplumsal değerlerden, kaprislerden, sosyalizasyon sürecinde edinmiş olduğu tüm alışkanlıklardan soyutladığımızda ne kalır elimizde?

HUKUK VE İŞLEYEN MEKANİZMA

'Çıplak' bir varlık olarak insan herhangi bir anlam ifade etmez, sahip oldukları ile değerlidir. Kaldı ki insanın mutlak çıplaklığına dair bir imkan ayrıca da tartışılacak bir konudur. İnsan, 'görünüm ve gerçeklik' olarak ya da 'ruh ve beden' bütünlüğü içinde ele alındığında kendine özgü isimlendirme ile (insan olarak) anılabilir. O halde toplum aynı zamanda doğal bir olgu, varlık alanıdır. Bu olgu kurumsal mekanizmalardan oluşmaktadır ve toplumsal varlığın hem işleyişini hem de değerini belirler.

Zaten sosyoloji disiplini de bireyin bahsi geçen bu topluma uyarlanma sürecini inceleyen bir bilimdir. Bu süreci belirleyen temel yapılar ise, din, aile, hukuk, eğitim, ekonomi gibi kurumsal mekanizmalardır. Klasik sosyolojik teori, sağlıklı bir toplumun senkronize olmuş kurumsal bir birliktelikle mümkün olduğunu varsaymaktadır.

Toplumu bir organizma gibi düşündüğümüzde -ki buna yönelik tüm itirazları kabul ediyorum- toplumun her bir alt biriminin özgün bir ağırlığı ve işleyişi vardır. Bu mekanizmalardan birisinin görevini diğerine ihale ettiğinizde iki yönlü sorunlar baş gösterir. Bunlardan birisi asıl işlevini kaybeden mekanizmanın bizzat varlığının artık toplumsal alanda çekilmez bir yük olmaya başlamasıdır. İkincisi de esas işlevinden başka anlamlar yüklenen kurumsal mekanizmanın giderek hem kendi işini hem de kendisine ihale edilen işlerin yürütülmesi için gerekli değerleri üretememesidir. Ailenin işlevini eğitim, eğitimin işlevini hukuk yerine getiremez. Ya da birkaç kurumun görevini tek bir mekanizmaya yükleye- mezsiniz.

Marksist teoriye göre toplumsal değişimin temel belirleyici kurumu ekonomidir ama günümüzde bu dinamiğin siyaset olduğuna dair tartışmalar da giderek alevlenmektedir. Siyaseti de belirle- yen kitle iletişim araçları giderek hayatımızın bir parçası, zihnimi- zin veya algılarımızın birer uzantısı haline gelmektedirler.

GÜLEN ÖRGÜTÜ

İşte tam da bu noktada Gülen örgütü, tıpkı PKK gibi, medya üzerinden yürüttüğü operasyon ile toplumsal alanda var olan tüm kurumların işlevini kendi ukdesindeki mekanizmalara yüklemek istemektedir. PKK, geleneği de ben üretirim inancı da, düşünceyi de ben üretirim eylemselliği de demek sureti ile tam anlamıyla faşist bir derebeylik kurma propagandasını siyasi bir faaliyet olarak göstermektedir. Bu örgüt de aynı mantık ile toplumsal yapının genlerindeki kurumsal mekanizmaların işlevlerini şırınga ile çekip almakta o görevleri başka mekanizmalara yüklemektedir. Siyaset kurumunun olmadığı, tamamen teknokrat ve bürokratlardan oluşmuş ve inşa edilmiş bir toplumsal mühendislik projesi yürütülmektedir.

Oysa şurası açıktır ki toplumun sahip olduğu temel kurumsal mekanizmaların işlevi ve ödevi ile ilgili işleyişe yönelik her türlü 'ideolojik-operasyonel' müdahale toplumsal işleyişin doğal var olma durumunu zedeler ve Durkheim'cı yaklaşımla söylemek gerekirse anomiye neden olur. Anomi, toplumsal değerlerin çökmesidir. Amaç ve hedeflerin belirsiz olması demektir. Kuralsızlıktır.

Bu durum geleneksel İslami literatürde 'ifsat' ile tanımlanmıştır. İfsat bir çeşit münafıklıktır ve bildiğimiz gibi 'Onlara 'yeryüzünde fesat çıkarmayınız' dendiği zaman, 'Biz sadece düzelticileriz' derler. Haberiniz olsun ki, onlar bozguncuların ta kendileridirler, ama farkında değildirler. Müminlerle karşılaşınca 'İnandık' derler. Fakat şeytanları ile baş başa kaldıklarında 'Biz sizlerle birlikteyiz, onlarla sadece alay ediyoruz' derler. Buna karşılık Allah da kendileri ile alay eder ve onları taşkınlıkları içinde bocalamaya bırakır.'

Kimin nerede, yani hangi siyasi kategorinin içinde yer aldığı ile ilgili bir hüküm vermek niyeti ile bu satırları yazıyor değilim, ama şuraya işaret etmek istiyorum; bugün cemaat yapılanması toplumda var olan her kurumu ve aktörü son derece profesyonelce uydurduğu senaryolarla ifsat etmektedir. Topluma karşı gayri nizami bir harp, adeta değerlere yönelik terör eylemleri gerçekleştirmektedir. Kamu işleyişini dejenere etmekte, siyaseti kirletmekte, toplumda var olan her bir aktöre itibar suikastı düzenlemektedir. Bütün bunları yaparken neden bunu yapıyorsunuz denildiğinde ise 'Biz ancak ıslah edicileriz' demektedirler. Toplumdaki her bir aktörün kirli-kötü, kendilerini doğru gören paranoyaklığın resmini geçenlerde bir müptezel yazar köşesinde yalan hikayeler üzerinden dile getirmişti. Sözde başı açık birisi başörtülü birisine 'Hırsız' diye bağırıyor ve o başörtülü dönüp 'Ben AKP'li değilim cemaatçiyim' diyor. Bu muhayyel senaryoyu yaşamış gibi bize yutturan yalancılardan oluşan bir çete var karşımızda.

KUTSALLARI VE DEĞERLERİ YOK

Siyasetin içinde değiller ama siyasetin her yönü ile onların emrinde olmasını istiyorlar, ticari bir şirket değildirler ama tüm ticari faaliyetin onların tekelinde olmasını istiyorlar, mezhepsel bir inanç grubu değildirler ama hangi mezhebin meşru, hangisinin gayri meşru olduğuna onlar karar veriyorlar, dini bir cemaat değildirler ama evrensel bir din olan İslam'ın her türlü kuralını onlar belirlemek istiyorlar, dış politik bir aktör değildirler ama dış politika onların elinde olsun istiyorlar. Kısaca 'Tanrı benim' diyecekler ama dilleri varmıyor. Özellikle toplumsal alanda var olan tüm mekanizmaları elinde bulundurmak istiyorlar. Bunu da bizzat kendileri değil de el altından yapmak istiyorlar.

Bu hem anomidir, hem münafıklıktır hem de derebeyliktir. İşte Gülenist çetenin yürüttüğü darbe girişiminin seçimden önce hükümeti ve devleti sarsıyor olmasının nedeni de bu kadar çok kötülüğün bir ittifak yapmış olmasıdır. Bir başka ifade ile toplumsal değerleri içerden çökertmiş olmasıdır. İçerden bir karın deşme operasyonu olmasından dolayı da hem kanama sürmekte hem de epey hasar vermektedir.

Malum zaman zaman bu neo con çetesi, 'asıl tehlikeli olan, asıl paralel devlet kuran PKK'dır' retoriği üzerinden kendilerine meşru bir alan oluşturmaya çalışmaktadırlar. Kötü bir emsal üzerinden kendilerine alan oluşturma gayretleri bile ifsad edici bir amaca matuftur. Bundan dolayı da kim ne derse desin, nasıl bakarsa baksın bu yapı, eli kanlı terör örgütlerinden çok daha tehlikelidir. Çünkü saf, temiz insanları kandırabilecek çok daha fazla enstrümana sahiptir. PKK terör örgütü bunca zamandır ülkede birlikte yaşama kuyusunu zehirleyen kanlı eylemler yapmasına rağmen bu neo-ergenekon kadar toplumsal değerler alanında tahripkar olamadı. Çünkü geleneksel İslami değerler, etnik faşizme dayalı bu ideolojinin sosyolojik alanın derinlerine nüfuz etmesine izin vermedi.

Bir yandan Kürt etnisitesine dayalı siyasi yapılanmaları devletin varlığını tehdit eden en büyük risk olarak görüp bunu legalleştirdi diye hükümete küfredeceksiniz ama öte yandan bu örgüt için bölgede oy toplama propagandası yapacaksın. Ve aynı zamanda örgütün malzemesi ile linç girişimi yürüteceksin. Hiç bir kutsalın ve değerin olmadığına dair daha ne söylenebilir ki?