Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Zekayla alay etme alanı olarak Sinop Cezaevi

21.01.2013

M. Foucault, Hapishaneleri sadece suçluların cezalandırıldığı mekanlar olarak değerlendirmez. Aynı zamanda cezalandırmanın zihinsel inşasını ve meşruluğunu da sağlayıcı işlevleri yerine getiren kurumsal ve tarihsel yapılanmalar olarak görür. Ona göre hapishaneler modern toplumlardaki beşeri bilimlerin onaylanma biçimlerinden birisidir. Her bir alan üzerinden elde edilen toplam onayların oluşturduğu bir söylemin kurduğu bir iktidar biçimi artık egemen olmuştur.

 

Bu söylemin birkaç önemli parametresi vardır. “Cinsellik” retoriği üzerinden ahlak, “delilik” retoriği üzerinden normallik ve adalet retoriği üzerinden de “ceza”nın meşrulaştırıldığı bir söylemsel iktidardır modern zamanların iktidarı. İşte tam da bu noktada disipliner olarak ortaya konulan bu “normallik” iddiasının yansımasından tezahür eden bir cezalandırmaya bağlı olarak hapishanelerin farklılaştığı görülür. Aslında bizim ülkenin sahip olduğu adalet düşüncesindeki değişimin yansımasını da siyasi mahkumların bulunduğu cezaevleri üzerinden okumak mümkündür.

 

Söz gelimi Kürt meselesinin çözümsüzlük ekseninden koparılamamasına neden olan en önemli parametrelerden birisidir Diyarbakır Cezaevi. Terör ve şiddet bir türlü bitirilemiyorsa bunun arkasında 12 Eylül darbesinden sonra siyasi mahkumların kaldıkları cezaevlerinde yaşanan travmalar vardır. Karşılıklı bir önyargı ve güvensizlik var ise bunun temelinde bu cezaevlerinde görülen işkenceler vardır. Her bir işkence yeni bir bariyer oluşturdu. Her bir baskı yeni bir direnç oluşturdu. Bunların telafisi ise ancak işlenen hataların gün yüzüne çıkarılması ile mümkün olabilir.

 

Tarihi daha da eskilere giden Sinop Cezaevi ise sadece adalet düşüncesinin izini sürmek için değil aynı zamanda siyasi değişimin yönünü ve statükonun halka karşı sahip olduğu duruşu takip etmek için de önemli bir yerdir. Nitekim Sinop da sahip olduğu coğrafi konumu ve doğa güzelliklerinin yanında siyasilerin kalmış olduğu bu tarihi cezaeviyle de ünlüdür. Osmanlı’nın son dönemlerinden cumhuriyete kadar çeşitli suçlardan mahkum olanların kaldığı bu cezaevi üzerinden bir siyasi tarih okuması yapmak bile mümkündür. Mimarisi, konumu, zindanı, çocuk ıslah evi ve kadınlar koğuşu ile bu cezaevi aynı zamanda dönemsel olarak sahip olunan “dışlama” duygusunun referanslarını da göstermektedir.

 

Hukukun temel ilkelerinden birisi de cezai yaptırımın işlenen suçla uyumlu olmasıdır. Daha doğrusu suç ile cezanın dengeli olmasıdır. Bu dengenin kurulmadığı her bir uygulama sanılanın aksine hukuku güçlendirmez zayıflatır, meşruiyetini tartışmalı hale getirir. Bu dengesizliğin somut örneğidir Sinop Cezaevindeki Zindan. Sürgünleri ve mahkumları rutubetli, kalın duvarlı, yüksek tavanlı, kuyu gibi karanlık ve derin olan bir mekanda tutmakla yetinmeyip, aynı zamanda boynundan, ayaklarından ve ellerinden çarmıha gerdirilmiş bir şekilde duvara bağlamanın mantığı nedir acaba? Sadece yaptırım uygulamak mı? Yoksa ıslah etmek midir? Yoksa da doğrudan ezmek, iğdiş etmek ve değersizleştirmek midir? Ya da hepsi birden mi?

 

1913 yılında İttihat ve Terakki, kendisine muhalif olanların önemli bir kısmını Mahmut Şevket Paşa’yı öldürmekle suçlayarak sürgün ettiği bu cezaevi daha sonra da pek çok mahkumun ve muhalifin sürgün yeri olmuştur. Sadece mahkumlar değil, zorunlu iskana tabi tutulanlar da buraya gönderilmişlerdir. Sinop’un özellikle seçilmesinin asıl nedeni kentin tek bir giriş ve çıkışının olması mıdır yoksa güzellikler içinde işkence yaptırmak mıdır bilinmez. Lakin cezaevi, hem mimarisi ile hem de uygulamaları ile tam bir aşağılama ve dalga geçme alanı ve süreci olarak işlev görmüştür

 

Siyasi mahkumların kaldığı İkinci Kısım’daki koğuşların girişine yazılan bir cümle bu durumu çok net bir biçimde göstermektedir. Kitap yazan, kitap okuyan kitap okunmasını isteyenlerin mahkum edilip kapatıldıkları (kaldıkları) bu kısmın kapısının üzerinde kocaman harflerle “kitapsız hayat Kör, sağır ve dilsiz hayattır.” cümlesi yazılmıştır.

 

Hani insan antik çağların Nasrettin Hocası olarak adlandırılan Diogen’in memleketinde ona yakışır bir espri yapıldığını düşünmektedir önce. Ama biraz daha düşününce işin ironiyi çok çok aşan bir boyutunun olduğunu fark edip irkiliyorsunuz. İrkiliyorsunuz, çünkü tiye alınan doğrudan özgürleşmeyi sağlayan bizzat aklın kendisidir. Belki bir çok kişi abarttığımı düşünebilir ama bütün samimiyetimle söylüyorum ki az buçuk okuma yazma ile uğraşan birisi olarak belirtmeliyim ki en az orada kalanlar kadar aşağılandığımı hissettim. Çünkü burada akıl sağlığına yönelik özel bir operasyonun hep sürdürüldüğünü görüyorsunuz. Asıl mesele bireyleri tahkir etmektir. Buna dayanılamayacağı da çok iyi bilinmektedir.

 

Halk arasında “buradan insan ya ölü olarak çıkar ya deli” sözü de esas olarak burada yaşananları özetler niteliktedir. Kitap yazanların zekası ile dalga geçmektir. Şiir yazanları itibarsızlaştırmaktır. Bu tavır esas olarak her şeyi ben bilirim ve ben yaparım mantığının en açık yansımasıdır. İnsan bu cümleyi okuyunca orada kalan yazar-çizerlerin nasıl bir psikoloji içinde olduklarını ürpererek düşünüyor. Sol bir geleneğe yaslandığını iddia eden bir siyasi hareketin ilk önce işe solculardan başlamış olması da bundan değil midir? Sebahattin Ali’ye reva görülenler, Muzaffer Sherifth’i üniversitede çalışamaz hale getirenler de aynı kişilerdir.

 

Bugün insanların en çok talep ettikleri konuların başında var olan sistemin içinde kendilerine de bir yer açılmasıdır. Tüm farklılıkların bu doğal talebi siyasi sistemlerin olmazsa olmaz şartıdır. Buna kim itiraz edebilir? Bunu kim ötekileştirebilir?

 

Kitap yazdığı için mahkum edilenlerin kaldığı koğuşun kapısına kitap okumayı öven bir cümle yazma nasıl bir zekanın ürünüdür acaba? Bu soru bile korkutmuyor mu sizi?